12 Haziran 2013 Çarşamba

Korkmuyor musunuz?*

”Kırılganlık, tek gerçek varoluş halidir. Kırılgan olmak yaralanmaya açık olmak anlamına geldiği kadar, mutluluğa, zevke de açık olmak anlamına gelir. Yaralara açık olmak aynı zamanda lütufa ve güzelliğe de açık olmaktır. Kendi kırılganlığını ne sakla ne de inkar et: o senin en kıymetlin. Kırılgan ol: Korkuyla titre ve sarsıl. Sana gelebilecek olan yeni lütuflar, ihsanlar, güzellikler ancak sen kırılganken, yani açıkken gelebilir.”
Stephen Russell


  Bir Fransız muhabir, "Korkmuyor musunuz?" diye sormuştu. Korkuyoruz tabii ki, manyak mıyız biz? Oradan size yeşil adam Hulk gibi mi görünüyoruz? Çantamızda solüsyon, vicks, ventolin; kafamızda baret; ağzımızda çatkı olunca biraz daha güvende hissediyoruz kendimizi. Daha sokağa çıkmadıysanız aynada bir bakın bu kıyafetlerle kendinize. Bildiğin komiğiz aslında, kafamızda çevik kuvvetlerin kıyafetleriyle yan yana getirince görüntüyü, daha da komiğiz. Korkuyoruz ama yine de alanlardayız. Daha çok korktuğumuz şeyler var çünkü. Bu kadar biber gazından sonra muhtemelen 3 kafalı doğacak çocuklarımızın daha da boktan bir ülkede yaşamasından korkuyoruz mesela ya da o 3 kafalı çocukları doğurup doğurmama, yapıp yapmama kararının elimizden alınmasından. İş güvenliği raporlarında istatistik olmaktan korkuyoruz. Askerde eğitim zayiatı ya da ülke sınırları dışında "vatan için öldü" diye haber olmaktan ya da olamamaktan korkuyoruz. Devlet eliyle öldürülüp arkamızdan "aman da onlar çapulcuydu, bir diğeri de kaçakçıydı" denmesinden de korkuyoruz. Bir gün o buz gibi biraya elimizi uzattığımızda "onun yerine padişah şerbeti verelim" denmesinden bile korkuyoruz. 


  Bir süredir bunu düşünüyorum aslında. Kaybetmekten ya da kazanamamaktan korktuğumuz şeyler ne kadar da komik. 46 kromozomum, bi kafam, ne bileyim pankreasım olduğu için elde etmiş olmam gereken şeyler aslında bunlar benim. Kıvrım kıvrım beynimiz var arkadaş, azıcık kullanınca hiç de korkulacak şeyler söylemiyoruz ki biz. Evet, korkuyoruz ama bir taraftan İstiklal Caddesi gaz altındayken bandoyla ritim tutup dans eden uzaylılar olabiliyoruz. Evet, korkuyoruz ama yine de alanlardayız. Evet, biraz mantıklı düşünebilsek aslında bunların hiçbirinden korkmamıza gerek yok, komik. Biz de komiğiz. Tipimiz bile komik lan.


*Bu yazıyı facebookta post olarak yazmıştım aslında ama sonra kaybolup gitmesini istemediğimden bloga da ekledim.

Gördüğüne yapıştır*



"Gördüğüne yapıştır, gördüğüne yapıştır. Allah yardımcın olsun, ne diyeyim."

  O gördüğünde yapıştırdığın benim. Başında beklediğin de benim nefes alamazken az önce sığındığım cadde. İlk araya kadar boylu boyunca koştum, ondan önce de meydanda koşmuştum ama o kısmı bölük pörçük hatırlıyorum. Malum arkadaşların daha öncesinde görmeden yapıştırdığından o anda bütün hücrelerim oksijene doğru koşuyordu, karar alabilme yeteneğim pek de sağlam sayılmaz yani.

  Ben Gonca. 24 yaşındayım. Okumaktan pek de hazzetmediğim bir bölümde okuyorum. Yine de bir ara bitirebilecek yetkinliğe sahip gibiyim. Mühendis olacağım. Basit konuşmak gerekirse şu AKM gibi binaların kolon kirişlerine ne kadar demir, ne kadar çimento konacak onu söyleyeceğim. Balkonda kitap okurken bira içmekten, dalmaktan, yüzmekten, bir de ezginin hayvan gibi televizyonunda film izlemekten hoşlanıyorum. İki kedim var. Bir de insanların boktan sebeplerden ölmeyeceği bir ülkeye dair inancım. Kime sorsan söyler o meydandaki insanlarla kıyasladığında aşırı denebilecek bir dünya görüşüm olduğunu: Sosyalist.

  Haftada 60 değil ama 40 saat üretime katkıda bulunup sonrasında dalmaya gidebilmek istiyorum ben. Bozkırın ortasında büyüdüm ama nedense suyla aramda enteresan bir çekim var. İstediğim kitapları okuyabilmek, tiyatroya gidebilmek, istediğim saatte içki içebilmek istiyorum. Ben bunları yaparken de kimse açlıktan ölmesin istiyorum, insanlar muayene parasını veremediği için hastane kapılarında ölmesin, işçiler boktan iş güvenliği tedbirlerinin maliyetinden daha ucuza geldikleri için katledilmesin, orta doğu fatihi olma hayalleri onlarca insanın canına mal olmasın, ha bir de tabii cıss kimse kimseyi sömürmesin istiyorum. Böyle biz bize konuşsak aslında mantıksız şeyler istemiyorum. Bence baya baya mantıklı şeyler istiyorum zaten de, sana senin tabirinle "ideolojik" değil, hayata yaslanan bir şekilde anlatabilirim.

  Sanırım sen beni yine de dinlemeyeceksin. Sanırım benim de çok umrumda değil zaten artık, senin yüzünden senin bir gün beni dinleyeceğine dair inancımı yitirdim. O yüzden, gördüğüne yapıştır, allah yardımcın olsun, ne diyeyim?


*Bu yazıyı facebookta post olarak yazmıştım aslında ama sonra kaybolup gitmesini istemediğimden bloga da ekledim.

6 Haziran 2013 Perşembe

Neler oluyor hayatta? - Pazar

  Bu post'un geç gelişinden de anladığınız üzere pek yazasım kalmadı benim. "Biber gazı bizde kafa yapıyor" derken abartmıyormuşuz, dün evde dinlenirken resmen düşüş yaşadım. Bir karamsarlık, bir mutsuzluk hali, yanımda birileri olsa muhtemelen "Bi kapsül atalım, açılırsın" filan derdi. Demedi ya lan kimse, o kimseler çünkü ya Gezi'deydi, ya işteydi ya da ölmüşlerdi de ağlayanları yoktu evde. Pazar günkü mitingden de bahsedesim kalmadı pek. Bu akşam için Sezen Aksulu, Sertab Erenerli konser haberleri düşüyor önüme, benim aklım Ankara'da, Dersim'de. En başında Gezi Parkı için ses çıkarıp sonrasında direnişi nasıl da tüm Türkiye'de örgütlediklerine bakıyorum Anadolu şehirlerinin, konser fikri uğuldama yapıyor beynimde. Bir de "örgütlü" insanların barikatın önüne yürürken aslan, kaplan ilan edilmesi ama çatışma hali yokken az biraz öcü olmaları da ağrıma gidiyor sanırım. (Bu cümleyi yazarken kimseye laf dokundurmak değil niyetim, birlikte direndiğimiz insanların hiçbir tanesini de bir diğerinden ayırmıyorum, ki barikatların önünde olanlar sadece örgütlü insanlardı diye bir iddiam da yok ama bazen biz de direnişte yan yana olduğunuz insan karakterimizden sıyrılıp örgütlü yanımızla duygusallaşabiliyoruz, haberiniz olsun.) Yine de tüm bunlara rağmen Pazar günü Akaretler'deki herkes kahramandı benim gözümde, çatışma deyince de direkt onlar geliyor aklıma, o sebepten onlardan bahsetmemiş olmak istemedim.


  Cuma ya da cumartesi gibi bilinçli bir tercihle direnişin parçası olmadım ben Akaretler'de. Biraz yorgun, biraz da üstteki paragrafta belirttiğim örgüt-örgüt(lü)-örgüt(süz) muhabbetleri yüzünden üzgün, eve ulaşmak adına Beşiktaş'a yürüyordum. Bir taraftan da direnişin sağlık ve de Ankara ayağından güncelleme alıyordum telefonda. Birden bana doğru yürüyen insanları fark ettim, kafamı kaldırmamla da yükselen biber gazı bulutunu gördüm. İlk defa korktum, can yeleğim yanımda değildi çünkü (Yalan, ilk defa filan korkmadım. Cumadan beri korkuyorum. niye korkmayayım arkadaş? Manyak mıyım ben? Polisten korkuyorum, yolda cüzdanını düşürmüş gibi insanlığını kaybeden adamdan korkarım ben.). Hemen aradım kendisini, neyse ki sevgili polis bizi birbirimizden ayıramamış, o da aynı müdahalenin içinde, bir iki sokak berimdeymiş yalnızca. Hemen buluşup bir durum değerlendirmesi yaptık, barikata eşya taşıyabilecek güce ya da kapsülleri geri atabilecek ekipmana sahip değildik. Facebook'ta kadınlar gününe dair yazdığım post'u okuyan arkadaşlar bilir, erkeklerin fiziki üstünlüğüne bayağı bir giydirmiş, "Lan o pazular, geniş omuzlar metrobüs itişmesi dışında bir işinize yaramıyor. O yüzden bırakın bu avcı-toplayıcı dönem kafalarını" demiştim. Dediklerimin ciddi bir kısmını yuttum pazar akşamı. Adam beton belediye saksısını kucaklayıp taşıyor arkadaş, Seyit Onbaşı sanki bana. Bu sebeptendir ki, bir miktar biber gazıyla birlikte söylediklerimi de yutup, "Beyim siz barikat kurun, kapsülleri geri atın; biz de mağaramızı süpürüp fenalaşanları yukarı taşıyalım, yüzlerine solüsyon sıkalım" moduna girdim.


  Destek güç olmaya karar verişimizden sonrası cümbüş, kıyamet. BJK Plaza ve de barikat arasında koşuşturmaca; yine, yeni, yeniden kardeşim diyebileceğim insanlar tanımaca; 5 dakikada bir, biraz uzağımdaki can yeleğine el sallayıp buradayım, bayılmadım demece; uzaklardan onun "ilaca ihtiyacı olan var mı?" diye bağıran sesini duyup güç toplamaca; iki dakika önce fenalaştığı için yukarı çıkardığın arkadaşı barikatın dibinde görüp "ben seni daha demin yukarı çıkarmadım mı?" diye fırça kaymaca; çok fena olduğu için ağzındaki solüsyonu eline tüküren arkadaşa "teşekkür etmek için elime tükürmenize gerek yok" deyip her beraber o gazın altında bir kahkaha patlatmaca; solüsyonla rahatlayan arkadaşın "öpücem ben seni" demesiyle bir kahkaha daha patlatmaca; yine aynı arkadaşın fısfısın tazyikini kastederek "gözümü sen çıkarıcaksın" diye şikayet etmesiyle "biber gazı bizde kafa yapıyor"un ne anlama geldiğini keşfetmece... Bunların hepsi Pazar geceki Şanlı Akaretler Direnişi'nin anları. Bu anları birlikte yaşadığımız herkese binlerce teşekkürler, umarım hepsi iyidir.

PS 1: O gece bizi evlerinde ağırlayan, gecenin bir yarısı patates kızartmasıdır, kahvesidir bizi besleyen Ebru Abla ve Yekta Abi'nin hakkını ödeyemeyiz ama şunu diyebiliriz: "Zengin eylemcilerin kaliteli gaz maskeleri var, kıskanıyoruz" (:
PS 2: Biz Akaretler'deyken dostlarımız da hemen yanımızda Dolmabahçe'deydi. Bu da oralardan bir direnişçinin anlatımı. Okuduğum en iyi blog yazılarından biri. Tanışmam kendisiyle ama canımdır, ciğerimdir, kardeşimdir. Evini bilsem gidip tavuk suyuna çorba yapacağım, o denli sevdim kendisini. 

3 Haziran 2013 Pazartesi

Neler oluyor hayatta? - Cuma ve cumartesi yaşananlar

  Bloga son postu girdiğim cuma gününden beri çılgın atıyoruz sevgili seyirciler. Çok acayip şeyler oluyor memlekette. Ben genelde Türkiye'den hoşlandığım ya da bir süre uzak kaldığımda memleket derim, onun dışında ülke diye soyutlamak daha rahatıma gelir ama şu 4 gündür bildiğin memleket lan burası, buram buram memleket. Tezer Özlü, "Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" demiş zamanında. Doğrudur, bizi hala öldürmek istiyorlar, hatta öldürdüler de ama burası onların ülkesiyse bizim de memleketimiz. Bir de öyle güzel şeyler oluyor ki memlekette, tadından yenmiyor vallahi. Kolluk kuvvetlerinin ve de hükümetin bütün çirkinliğinin karşısında direniş zerafetini korumaya devam ediyor. Te allam ya, valla o kadar güzel insanlarmışız ki, padişahım sağ olsun içimizdeki cevheri açığa çıkardı. Tabii insanlar yaşanan vahşeti de, insanların birbirini ve memleketlerini korurken gösterdikleri direnişi de göremiyor televizyonda. O sebepten ben kimin ne yaşadıysa, neye şahit olduysa bunları insanlarla paylaşmasının değerli olduğunu düşünüyorum. Ülke değişiyor, memleket oluyor; bizler değişiyoruz, kardeş oluyoruz. 


  Cuma akşamı yaşananlardan bahsetmek istiyorum önce. Buradakilerin bir kısmını facebook'ta da okumuş olabilirsiniz ama ben kendim yaşamış ve yazmış olmama rağmen tekrar tekrar okumaktan, hatırlamaktan sıkılmıyorum. Umarım siz de sıkılmazsınız. Şimdi düşününce yaşadıklarımızın birçoğu bilim kurgu filmi gibi geliyor zaten ya da "Oğlum patlama filan gişede tutuyor, sen şuralara bir iki özel efekt daha attır" mantığıyla çekilen aksiyon filmleri gibi. Direnmenin yeni anlamını öğrendik ilkin cuma akşamı, sathı korumanın önemini ve de biber gazının sınır tanımaz diktatörlüğünü. Yav arkadaş sen nasıl bir meretsin ki, ben kendi akciğerime, ağzıma, burnuma hatta çok sıkışırsam elime, koluma sahip çıkamıyorum. Dayanabilirim gibi geliyor ama yok arkadaş, öleceğim. Çaresini bulmak uzun sürmedi ama; biber gazına tahammül süresi kısa, bu kısa süreyi dolduracak insan çoktu. Barikatın önündekiler takatten düştüğünde bir arkadakiler bu boşluğu dolduruyordu, sonra bir arkadakiler, bir süre sonra kendini dinlenmiş olarak en önde buluyordun zaten. Kötüleyip de geriye doğru çekilirken arkandan yerini almaya gelenin gözlerini görüyordun ilkin, kendini toplamanın ilk adımı da buydu zaten. Gözlerin kapanıyordu sonrasında, gazdan açacak halin kalmıyordu, körlemesine ilerlerken arkandakiler kafanı koruyordu, yandakiler suratına solüsyon sıkıyordu (ki "oğlum olursa 'renue', kızım olursa 'talcid'" yazan arkadaşın yaşadığı kafayı çok iyi anlıyorum, o ne güzel şeydir arkadaş). İyiysen bir kenara çekilip dinleniyordun (iyi olmanın şartı da şu; kendi başına yürüyebiliyorsan, yaralanmadıysan, öğürmüyorsan turp gibisin maşallah), kötüysen başında bitiveriyordu kardeşlerin. "Seni taşıyalım mı?" dünyanın en normal sorusuydu, yüzün başkaları tarafından talcidli solüsyonla temizlenirken ilk banyosunu yapan bebeğe gösterilen şefkat vardı etrafında. Şefkat ve de kahramanlık her yerdeydi zaten, kolluk kuvvetleri ipekli giysiler giyse Walt Disney dayanamaz her türlü masala yaptığı gibi bizim hikayemizin de haklarını alırdı yeminlen. Öyle bir kahramanlık, öyle bir şefkat, öyle bir duygusallık. Epik işte bebeğim, bildiğin epik. Kaçmak yerine etrafındakileri korumak için çıplak elle biber gazı kapsülünü geri fırlatan adama kahraman denir, kuleden sevgilisini kurtaran adama değil. Bir de söylemeden edemeyeceğim, panzerin üstüne doğru deli deli bakıp yürüyen adam var ya, hani suratında çatkı, bir taraftan yanındakileri kollar, o varken sokayım prince charming'e.


  Cumartesi gününün başlarında daha rahattık. Bir ara Taksim'den Dolmabahçe'deki buluşmaya giderken bir grup polisle burun buruna geldik. Ne komik sahneydi o ya. "Nereye gidiyorsunuz?" 9-10 kişilik grup ses çıkarmadan sola doğru çark yapıp polisin tam karşısındaki sokağa girer. "Dağılın bak, gidemezsiniz." Polis kitlenin tam arkasındadır, araları 8-9 metre olur. Grup az az hızlanır. Polisin o anda aklı başına gelir ve de amir kendini toplar. "Dağıt lan şunları, dağıt, dağıt, dağıt." Tısssss!! Grup tabii o arada 4x100 m koşan Jamaika milli takımı havasına girmiş sokağın diğer ucuna ulaşıp çark bile etmiştir. Sonrasında şanlı Gümüşsuyu tırmanışımız var tabii, alana ilk girişimiz ve de girer girmez canlı yayın araçlarının arasında müdahale yiyişimiz ve de az geri çekilişimiz. Bu arada o kadar kalabalıktık ki, kitlenin yarısının bu ilk müdahaleden haberi bile olmamış, olan en önden yürüyen tez canlı kitleye oldu. Bu arada, alana geri dönerken iriliği ve de Stalin bıyıklarıyla nam salmış bir yoldaşımız "TKP sen niye geri çekiliyorsun?" deyince istemsizce "Valla ben zaman zaman biraz tırsıyorum" dedim. Komikti bence, bir de bildiğin ağzımdan kaçtı. Bana gülenler oldu orada, görmedim değil ama kendim de gülüyordum, o sebepten garip kaçmadı. Sonrasında ikinci müdahale geldi zaten. Dün akşam Akaretler'de yediğimiz son müdahaleye kadar en korkuncu buydu bence. Açık alandasınız, tamam gaz fazla ama sorun gaz değil. Sağınızdan solunuzdan vızır vızır kurşun taklidi yapan biber gazı kapsülleri geçiyor. Arkadaşınızı kaybetmemeye çalışıp mantıklı bir çıkış yolu arıyorsunuz (sudoku çözmek alzheimer olma riskinizi azaltır diyorlardı, bir de polisten kaçarken bütün ihtimalleri düşünüp en az riskli olanını seçmeye çalışmayı denesinler, orada kurduğumuz mantık silsilesi alzheimer'a çare bulur yeminlen), bunu yaparken bir taraftan da "devir kötü, kolla götü" durumları. Biz yolumuzu yine bir kahraman sayesinde bulduk, birbirimizi iki tarafa çekiştirip hiçbir yere ilerleyemezken 50'li yaşlarda beyaz saçlı bir amca bütün gazı kendisi yemek pahasına vızır vızır dolanan kapsülün üzerine çıktı ayaklarıyla, biz de onun hemen yanından Kazancı Yokuşu'na saptık. Aklımızda 1 Mayıs 77'de anlatılanlar, götümüz ezilme tehlikesiyle üç buçuk ata ata güvenli bir yere vardık. Burada camdan insanlara su ve buz dağıtan teyzelerle karşılaştık. Tuvalet ihtiyacı sebebiyle kendilerinde kısa süreli bir misafirlik yaşadık, çıkarken cebimize sigara sokuşturmaya çalışıyorlardı. Nasıl duygulandık bilemezsiniz. Sonrasında da polis geri çekilirse dünya ne kadar güzel bir yer olurmuş onu gördük meydanda. Akşam Beşiktaş'taki terörün boyutlarını duyana kadar keyfimiz yerinde mutlu mesut gülümsedik hayata ama hükümet ve de kolluk kuvvetleri boş durur mu, "Aha" dediler, "buyrun size heves, buyrun size kursak." 

  Yalnız biz de dün hem muhteşem mitingimizle hem de sonrasındaki şanlı Akaretler Direnişi'yle bu laflarını iade ettik kendilerine. Bu post ziyadesiyle uzun olduğundan "Bir avuç(!) çapulcu Taksim'de" ve de "POMA'nın yan sokağında neler oldu" konulu yazımızı bölmek zorunda kaldım. Bir sonraki post'ta okuyabilirsiniz...


"Ne olucak diyorsunuz ya, o oldu amk!"