17 Temmuz 2012 Salı

pac man

"Bazen yorgun düşücek eve yaralı gelicek
Merhem olucam ben
Artık bitti diyicek gücüm gitti diyicek
Gitsin diyicem ben
Bi işaret gelicek gitmesi gerekicek
Yolcu edicem ben"

http://www.youtube.com/watch?feature=endscreen&NR=1&v=yehMKgFksgU

4 Temmuz 2012 Çarşamba

mayın tarlası

mayın tarlasını pek bi severim ben. hatta dizi felan neyim bile izlerken alttan alta oynarım. genel olarak elim işte gözüm oynaşta anlayacağınız gibi. şimdilerde de bilgisayar başında blog takip etmek, dizi izlemek gibi ciddi aktivitelerimden(!) sıkıldığımda elimi atıyorum kendisine. aslında ben pek de iyi oynayamıyordum mayın tarlasını. eski sevgili kişisi öğretmişti iki kere tıklatınca patlatma şeysini. onun mecidiyeköydeki evindeydi sanırım. ben bilgisayarın başında oturur mayınları patlatırdım o da arkadaki yatakta iki seksen yatardı. burdan neden ne zamandır blog yazmadığım meselesine de bağlayayım o zaman. yazıp yazıp sildiğim yazılarda daha iyi bağlamıştım sanırım ama bence bu da sayılır. ben biraz meşguldüm, meşgul olmasam da en azından size ne kadar meşgul olduğumu iddia edebilirim hatta ısrar ederseniz kanıtlarım bile, en sonunda vah vah kızcağız da ne yoğunmuş diye üzülürsünüz. zaten anladığınız kadarıyla pek de sorumluluk verilcek insan değilim. sorumluluğumu nasıl yerine getiririmden çok nasıl kaçarım konusunda çalışıyor benim yaratıcılığım. bi de işte adam yazmamı istemedi, özel hayatımızı teşhir ediyormuşum. o zaman çok mantıklı geliyordu ama şimdi düşününce aynı evde ayrı ayrı odalarda bilgisayar başında oturmayı teşhir etmekte ne kötülük var pek anlayamıyorum.

neysee. ayrılıkla ilgili detayları es geçiyorum elimden geldiğince. konumuz mayın tarlası. bi de mayın tarlası oynarken dinlenen lana del rey şarkısı. valla ikisi birden üstüme geliyorlar hatta azıma sıçıyorlar. mayın tarlasında istatistiğim 20nin altına düştükçe sıfırlıyorum istatistikleri amma velakin azına sıçtığımın oyununda yine yeni yeniden 20lerin altına düşüyorum bir süre sonra. lan benim hayatımda hiçbir şey mi yolunda gidemiycek be? bi izin ver, iki dakika bi oyunla mutlu olayım. ki ben küçükken hep ben bu oyunda çok başarılıymışım, bi tane uluslarası turnuva varmış onda hep kazana kazana finale çıkıyormuşum diye hayal kurardım ve de evet o zamanlar çift tıklatıp mayın patlatmasını bilmiyordum ama hayal dünyam daha genişti. zaten kesin benden önce bütün gün fast food yiyip, bilgisayar başında oturan bi amerikalı kırmıştır o rekoru ama yine de hayallerim vardı ama sıçıldı işte içlerine. öyle böyle, bi şekilde mayın tarlası alttan alta annemin yapamadığını yapıp beni hayat konusunda bilinçlendiriyor. öyle yarışmalara filan katılıp birinci olamıycam. normal normal bi insan olucam ben. başarı oranım da %28.

şarkı da bu işte. ayrılıkla ilgili detaylar vermek istemediğimden pek hakkında bir şeyler yazamıyorum ama pis kadın gece gece azıma sıçtı. nerden dinledim bu şarkıyı?
http://www.youtube.com/watch?v=SCJq6cWUFxk

ayrılıkların her zaman zor olduğunu duymuştum bi yerlerden ama çok akıllı bi çocuk olduğumdan öyle her duyduğuma inanmam. 3 yaşımdayken de mesela prize metal bir şey sokarsak ölücek olmamız fikri hiç gerçekçi gelmemişti de test etmiştim. neyse ki deneyi yaparken tornavida kullandığımdan, plastiğin o kutsal izole edici özelliği beni kurtarmıştı. aslında gidip bilmiş bilmiş anneme "ben prize soktum tornavidayı, hiçç bişi olmadı" dediğimde annemin suratındaki bayılayazan ifadeyi görmesem hala daha elektriğin gücünden şüphe duyabilirdim. neyse işte konuyu dağıtmaya meylim var. ayrılık denen şey zormuş.


23 Şubat 2012 Perşembe

misafircilik

bu blogda daldan dala birçok konuya girdiğimi biliyorum ama girmeyi kendime yediremediğim konulardan birinde başka bir bloga misafir gittim(:

http://www.mediocampo.net/2012/02/sadece-fenerbahceliyim.html

oto-stop

yeap.içimden bişiler bence yapamazsın diye beni durdurmaya çalışıyor(oto-stop mekanizması) ama içimdeki başka bişiler de dostum büyün arkadaşların yaşlandı. sen de hayatının o dilimine doğru koşar adım ilerliyorsun. şimdi yapmazsan ne zaman, hem elde yok avuçta yok, bu şekilde gidip gezmezsen daha da bi kaç sene hayatta başarılar gidip de gezemezsin anca babam bana acısa da yanında hindistana, güney afrikaya götürse dersin diyor. tabii ki ben nedense ikinci sesi dinlemeyi tercih ediyorum. tabii bunda süper misafirperver yunan halkının da ciddi katkısı var. dün aleksandropolide mesaj attığım iki kişi de geri döndü biriyle bu haftasonu istanbulda buluşuyoruz, diğeri de tabii ki kalabilirsin demiş. böyle davetler alırken nasıl gitmem ben şimdi(: tek sorun yunanistandan edirneye dönüşümü bir şekilde ayarlamak. bu konuda da gerekli adımları atabilirsem sanırım cepte 50-60euro gibi bi parayla çıkıcam ve de gidicem. bu arada küçücük bir çantayla gidiceğimden yüküm çok olmıcak yani yavrum bize dönüşte uzo getir, yok şunu getir diyenler cüzzi bir kargo ücretiyle isteklerini iletebilirler(:
resmen bu otostop meselesi beni çingeneye çevirdi(:

22 Şubat 2012 Çarşamba

otostostop

çalışan arkadaşlarımın neden sürekli zamansızlıktan ve de kısaca tanımlamak gerekirse mallıktan şikayet ettiklerini sonunda acı da olsa keşfettim a dostlar. geçtiğimiz ay kısa bir çalışma deneyimi yaşadım ve de evde pineklediğim zamanlar+finaller zamanı coşturduğum blogumun ne kadar da "ben öksüzz, ben yetimm, ben gariban çocuğuyummm" kaldığını görmüş bulundum. aslında çalıştığım zaman zarfında okulda olduğumdan daha meşhul filan değildim ama ofiste masa başında oturup da hiçbir şey yapmamak ya da hadi hadi en fazla perde detayı çizmek filan insan beyninde ciddi bir gri bölge oluşumuna sebep olduğundan, eve geldiğimde yapmak istediğim tek şey dizi izlemek oldu. fekatt dün akşam 11martta edirnede bir çeşit buluşma yaşanabiliceğini öğrendiğimden beri aklım yine "lan ben bundan nasıl bir gezi çıkarabilirim" düşünceleriyle doldu. önce pasaportumu yanıma alırım, sevgilinin arabasıyla gideriz olmadı buluşmadan sonra şöyle bir sınıra doğru uzanırız da ben de freeshoptan sefilleri oynayan içki dolabımızı refill ederim diye düşünmüştüm ama sonra bu fikir giderek beynimde ışıldadı ve deee neden acaba keşandan otostop çekip şöyle bir iki gecelik yunanistan turu yapmıyorum diye düşündüm(:

otostop genel olarak özendiğim bir mesele fakat şimdiye kadar datçadaki hacı beni şu koya bi atıver rahatlığı ya da bebekte elimizde mumla sarhoş bi şekilde deri koltuklu bir mercedese bindiğimiz akşamı saymazsak pek de otostop deneyimim olmadığından biraz çekiniyorum. bu sebepten bir miktar araştırma yaptım ve de gayet yardımcı olabilicek bir kaç adrese ulaştım.
http://hitchwiki.org/tr/Ana_sayfa
bu adresler de bana eğer ailelerin olduğu arabalara otostop çekersem, göte gelme olasılığımın oldukça düşük olduğu fikrini verdi. özellikle yazılardan birinde geçen türklerin tek başlarına otostop çeken kadınları "bunu burda bırakırsak, kesin başına bişi gelir" sevecenliğiyle kadınları hemen aldığını okuyunca baya güldüm.

otostop araştırmasından sonra da bütçelyi daha da düşürmek istediğimden,bir de bu yolculuğa tam bir backpacker havası katmak istediğimden couchsurfingten ufak bir araştırma yaptım ve de birkaç kişiye mesaj attım. aleksandropoliden mesaj attığım bir kız hemen geri döndü ve haftasonu istanbulda olduğunu eğer bir kahve için buluşabilirsek, benimle tanışıp yardımcı olabiliceğini şöyledi.(şukelaaa) gidebiliceğim yerlerdeki kanepecileri değerlendirince şimdilik gezim cuma günü xanthi,cumartesi de komotini ya da aleksandropoli şeklinde gelişicek gibi duruyor. beni misafir ediceklerden haber aldıkça, blogta gelişmeleri aktarıcam.

17 Ocak 2012 Salı

ceviz

evet ben çok konuşuyorum, en anlatmak istemediğim şeyleri, en anlatsam da anlamıcak insanlara anlatırken buluyorum kendimi ya da on dakika önce bu konu hakkında konuşmak istemiyorum diye düşünürken birdenbire kendimi daha adını bile doğru dürüst hatırlayamadığım insanların karşısında o konuyla ilgili dalga geçerken buluyorum. bazen de adına şimdilik karar vermediğim, zaman zaman adı geçen kişisinin dalga geçtiği gibi "coolluk" yaparken buluyorum kendimi, neler hissettiğime çok da açık vermeden, sanki bi filmde izlemişim gibi başımdan geçenleri sağlı sollu anlatabiliyorum. amaa sanırım ben gerçekten bilmediğim great depression zamanları dışınde neler hissettiğimi bilmediğimi pek iddia etmiyorum. zaman zaman esprili ve de kaçak da olsa hayatımdaki kimi kişilerin artık çok da rahat sezebileceği sinyaller veriyorum böyle bilinmezlik zamanlarında. sanırım bu sebebten benim çok da rahat sezmem gerek kişiler "bilmiyorum" dediğinde bi böle benim ceviz kabuğunun içindeki beyne benzeyen kıvrım olasım geliyor. hıhı evet ben ceviz içiyim bir nevi.

ps:sınavlarım bitti ve de malmö yazısıı en geç yarın, bilemediiin öbür gün siz çok da bu yazıyı beklemeyen okuyucularımla paylaşacağım..
ps2:yalan dünya dizisini çok sevmedim ama şamdan turka ar-ge çalışmaları sırasında izlerken orçunu baya içselleştirdim.o sebebpten; bence benim piisikolojjim bozulmuş, siz beni yurtdışına gönderin(:

11 Ocak 2012 Çarşamba

hulusi kentmen

ömrüm tükendi arşivlerinlee, bu sefer geçtim desem de sakın f'lemee, sakın f'lemeee(sertab erenerden hani kimi zaman melodisiyle). ivet fark ettiğiniz ya da etmek üzere olduğunuz gibi final dönemi bana pek de iyi davranmadı, bu sebepten de emekleme aşamasındaki blogumu az biraz ihmal ettim. ama inanınız ki kendimi de en az bu kadar ihmal ettim. misal annem kadar şanslı olmayan çoğunluk kadınların her 10günde bir gerçekleştirdikleri cımbız,ip(?) ve de kaş ritüelini bu aralar gerçekleştiremediğimden, baya baya hulusi kentmen tadında bakıyorum dünyaya. hepsini telafi edeceğim efenim. bitmek bilmeyen küçük iskandinavya turumuzla ilgili son yazı, iştirakçi küçük kardeşin de katkılarıyla yayınlanmaya nerdeyse hazır durumda.

şimdilik ise sizlerle ders çalışmayayım da, devil's pool fotoğraflarına filan bakayım temalı sabahımda denk geldiğim ve de gayet yararlı olabiliceğini düşündüğüm iki linki paylaşıyorum.
http://www.lonelyplanet.com/europe/travel-tips-and-articles/76624?affil=twit

saygılar, sevgiler
hulusi kentmen

8 Ocak 2012 Pazar

5 baykuş

dün akşam oturup 5tane baykuş yaptım polimer kilden. göte bakan baykuş dışında da baya afilli oldular, gerçi göte bakanın da kendine has bir karizması vardı. sonra gece geç olduğundan ve de üşendiğimden onları pişirmeden, yarın pişiririm düşüncesiyle yattım. bugün de bir sürü işim vardı zaten benim, gerçi bir kısmına iş değil bok yemek diyebiliriz(hı hı evet bugün yine gidip iyi bok yedim ben). sonra yaklaşık bir saat önce beni eve bırakan barb kişisiyle arkadaşı, kahve içmek için uğrayınca " ohaa dedim hadi pişireyim de, istediğiniz birini size hediye edeyim". demez olaydım, hayatımda bişiler zaten sanırım onları bu kadar iyi niyetle çok fazla istediğim için boka batıyorlar. baykuşlar da boka battı. yok kahve koyayım, kızlara mama vereyim, yok azcık muhabbet edelim derken birden evdeki yanık kokusunu fark etttim. "alla alla kim kurabiye pişiriyor" diye düşünürken, baykuşları anca bir 10dakikaya hatırlayabildim. bu arada tabii kendileri iskandinav baykuşluktan, güney afrikalı baykuşluğa terfi etmişlerdi.

o anda misafirler var evde diye çok çaktırmadım aslında ama bu aralar elimi neye atsam zenci oluyor. o sebepten de bir "allah belamı versin benim" duygu ve düşünce boşanması gelişti gibi. hediye ederim diye pişirdiğim baykuşların bile kavrulduğunu düşünürsek bu aralar iyi niyetimin pek de işe yaramadığını anlamam lazım aslında ama ben hala inat ediyorum. içimde bir yerler "öyle değil işte, böyleeee" diye bağırınıp duruyor. ama sanırım son olarak baykuşların yanmasıyla birlikte ben bugün pes ettim bişiler için çaba göstermekten. çünkü ben diyebiliceğim her şeyi söyledim. misal beni tanıyanlarınız hiç benden beklemez ama "ben seni seviyorum ve burdayım" dedim. demekle dememek arasında da çok gittim ama bundan bir iki ay sonra acım ve de gururum azaldığında "lan keşke o zaman biraz daha çaba harcasaydım, ne gereği vardı coolluğun" demek istemedim. evet ben çaba harcadım ve de baykuşları yaktım. şimdi göte bakan bile pencere kenarı mezarlığında duruyor, izninizle ben de kendimi onların yanına atıcam.

5 Ocak 2012 Perşembe

merhaba ben patlıcan

geçenlerde bir arkadaşımla korku filmi izliyorduk, bi sahne geldi, biliyorum korkunç birşey çıkıcağını, tabii kapattım hemen gözlerimi ama bi taraftan da meraktan nasıl içim gidiyor. dur diyorum sahne geçsin sorarım. tam ben bunları düşünürken yanımdan bir ses "noldu, noldu?". açtım tabi hemen gözlerimi, bir de içimden hah dedim, bizden ne köy olur ne de kasaba.

şu günlerdeki halimi de buna benzetiyorum. aslında yavaştan yavaşa biliyorum gidişatı, gözlerimi kapatsam hiç bişey olmuyormuş gibi davransam herşey geçicek ama biliyorum bu sahne bittiğinde yanımda bana nolduğunu anlatabilicek birileri yok. o yüzden korka korka bakmaya devam ediyorum.

bir de aynı şekilde durumu patlıcan dolmasına benzetiyorum. önce bir güzel diğer patlıcanlar arasından seçildim. sonra benimle vakit geçirildi, çizgili bir şekilde soyuldum, sonra biraz içim oyuldu ama yerine süperli şeyler kondu. en sonunda kısık ateşte uzun uzun piştim. ama en sonunda sadece içim yendi ve de kabuklarım tabağın kenarında kaldı. uzun süre kimse içinde bulunduğum tabağı masadan kaldırmak istemedi ama sonunda çöpü boyladım. evet merhaba ben patlıcan

kutup ayıları hiç üşümesin istiyorum

bu akşam önce lümpenleştim, sonra da az siyasallaştım şimdi de eve geldim içimde bir sıkıntı foundation design çalışmaya çalışıyorum. ama adalet mi bu şimdi. ben kendi hayatımı dizayn etmek yeteneğine sahip değilim, sen benden istinat duvarıdır yok fore kazıktır filan onları tasarlamamı bekliyorsun. benim güçlü temellerim yokkkk

senelerce şöyle bir dünya mümkün, biz şöyle şöyle bir dünya istiyoruz diye çeşitli mecralarda oturdum tartıştım ama şimdi hazır burda biz bizeyken aslında nasıl bir dünya istediğimi söylüyorum. insanların mutsuzken, kendilerini güvensiz hissederken, çaresizce beklerken hayattan izin alabilicekleri bi dünya istiyorum. böğüre böğüre ağlayabiliceğimiz hatta kendimizi yatağa atıp da daha da bir ağlayabiliceğimiz, perdeleri açmayıp günün doğduğunu anlamadan yatakta kalabiliceğimiz, sıvı gıdalarla beslenmekte bir beis görmiceğimiz bir dünya hayalim var benim.(evet bira sıvı ve de gıda, arpa o dostum tahıl işte) hatta bi de kutup ayıları hiç üşümesin istiyorum.

3 Ocak 2012 Salı

bu konu hakkında konuşmak istemiyorum

bugün akşam üstü göztepeden kızıltoprağa, ordan haydarpaşaya, ordan da üsküdara saate baktığımda oldukça süren ama kafada hemen biten bir yolculuk yaptım. bu da bir nevi yolculuk hikayesi sayılabilir o sebepten. çemenzarın ordan çıktım, dolmuş yolunda bugün herkesin suratında gördüğüm "bu da nerden çıktı şimdi" ifadesine bol bol rastladığımdan, ara sokaklara saptım. rotamı kalabalığın içine çıkmamak üzerine kurdum, tabii biraz da dünyaya sisli baktığımdan arka sokaklar kardeşliğine katılmam çok da zor olmadı. yalnız bi yerde az kalsın minibüs yoluna çıkıyordum ki, kadının birine sordum. kadıncağızda iyi niyetle "hı hı evet evet burdan dümmdüz gidin minibüs yolu" dedi. ben de baykuş kafası ağırlığıyla bünyeyi tam tersi istikamete çevirdim. sırf kadının yüz ifadesini görmek için kıçımda gözlerim olsun isterdim ama olsalar da eminim o saatlerde onlar da pek de kimseyi görmicek halde olurlardı. yine de bu kadar sisin arasında sigara almak için girdiğim bakkaldaki 7x24 dizi izleyen amcaya para yerine sümüklü mendil verince adamın suratında beliren "kesin yaşaranların oğlanlar bunu taksi camına sıkıştırıp ...." ifadesini gözden kaçırmadım. adamcağız uzunca bir süre yardımsever olmakla başına iş almak arasında gidip geldi. ama kendisine bir karar hakkı tanımadan, burnumu kocaman çekerek bir bakkalın hayal dünyasından uzaklaştım.

o arada karşıma kızıltoprak istasyonu çıktı. toplu taşımadaki bakışlara maruz kalmakla, söğütlüçeşme+kadıköy keşmekeşini atlatmak arasında gidip geldiysem de istasyonun kelimenin tam anlamıyla terk edilmiş olması beni kendine çekti. iyi ki de çekmiş, trenlere dair herşey benim içim etkileyicilik anlamında zaten diğerlerinden 1-0 önde ama bu istasyonun başka bir havası var. ben minibüs yolu tarafında kalan peronun arkasında tam bizim köydeki gibi bir perili köşkün aynısından görünce görüş mesafem baya daraldı. zaten biraz hastane görünce sürekli gözümün önünde dedemin halleri dolaşıyor, evin önündeki bizimkinin tıpkısının aynısı ağaç ise tuz biber oldu. daha da bi yere gitmem ben burdan diye çöktüm banka. içimden zaten çok fena karar almıştım, tren sigaram bitmeden gelirse hayatta binmem diye, sağolsun sevgili tcddcik kararı bana bırakmadı, tren anca 20dakikada geldi.

banliyönün içi, haydarpaşa herkesin bildiği gibiydi. göztepe kızıltoprak arası kendimi emekli teyzelerin yanlarında sürüklediği yün torbaları gibi hissetmiştim, banliyöde de memleketten getirilen bir çuval patates. yalnız haydarpaşayla ev arasındaki yol hatırladığımdan daha farklıymış. sanırım şimdiye kadar hep üst yoldan gelmişim, bu yolun tacizkar havası bu akşamki ruh durumuma pek uymadı ama ruh durumum tacizcileri kendine uydurdu. arkamdan "pışştt pışşşt" diyen adama küfür etmek için dönünce birbirine karışmış rimel ve de eyeliner tabakası her türlü küfürden daha etkili oldular.

bu ilginç ve de güzergah boyunca çevremdekileri ürküten gezimin sebebi de aslında ne kadar senelerdir "olum her şey değişir,her şey(vurguyla)" diye bira masalarında kafa ütüleyip dursam da, aslında gerçekten her şeyin değiştiğini bi anda DAN diye anlamamdır. ama bu konuda konuşmak istemiyorum, bu konuda gerçekten konuşmak istemiyorum.

evime dönmek istiyorum

2 Ocak 2012 Pazartesi

şimdilik olmayan okurlarım

deminki yazının üstüne, blogumun adresini facebookumda ve de twitterımda vereyim de ilgisini çeken arkadaşlarım girip biraz baksınlar diye bir karar aldım.hem belki birileri okuyup beğenir de üzerimde gezi yazılarına dönmek için baskı kurulur.

o sebepten eğer merak edip de okuyasınız geldiyse, başlamadan önce bir kaç notum var;

blogun şuanki halinde hazır şablon kullandım, eski sevgili kişisi süperli yapmaya söz vermişti fakat tam o dönemde kendini eski sevgililiğe terfi ettirdiğinden yarım kaldı. şuanki halinin biraz göz yorucu ve de okumayı zorlaştırıcı olduğunu biliyorum ama yakın zamanda bilgili bir arkadaşın yardımıyla değiştiricem. yine seyahat yazılarında fotoğraf olmamasının sebebi de bu blogun şekli şemalinin değişicek olması. o sebepten "fotoğraf koysaydın daha iyi olurdu" demenizin şimdilik bir getirisi yok.

blogu ilk açış amacım şimdiye kadar gezdiğim yerleri anlatmaktı ama araya başka şeyler de girdi. önceleri biraz vicdan yaptım ama "hacu buralar hep benim mekanlar, istediğimi yaparım" hissiyatı ağır bastı. yine de seyahat yazılarının sona ermediğini, devam ediceğini haber vermeliyim.


bu arada benim bu saatte bu bloga bi göz atmaya karar veren arkadaşlarımın yarısının final döneminde olduğunu biliyorum, ders çalışmayalım da ne kadar boş beleş iş varsa onu yapalım mantığı hepinize okulu uzattırır, benden söylemesi(:

patlayan duvar

bitirilmesi gereken projeler, gittiğine sevinilmesi gerek bir yıl ve de önünü alamadığım uzun uyku saatlerim sebebiyle geçen hafta bişiler yazamadım. ama şimdilik kimseler okumuyor olsa da, kendi kendime söz veriyorum haftaya gezi yazılarına kaldığım yerden devam edicem. zaten malmö dediğin bir günlük yer hatta o bir günlük kısım da malmö değil müzesi. sonrasında da muhteşem ispanya serisine başlıcam ki bu seri kopenhag kadar günügününe detaylı olmıcağından metropol insanı için az sürede çok bilgi talebine de karşılık vericek.

ama şimdi sizlerle dünkü korku filmimi paylaşmak istiyorum. dırırrıımmm. genç kız, evinin mutfağında kucağında küçük ve de götü tüysüz kedisiyle oturmaktadır. birden alt kattan kırılma sesleri duyar, önce koca götlü büyük kedisinin bişiler devirdiğini düşünerek rahat rahat takılsa da bir anda o evde bişiler devirmek konusunda nam salan kedisinin kucağında olduğunu, alt kattaki kedisinin ise şu yaşında kadar hayatta kıçını kaldırıp da bişiler kırmış olmadığını hatırlar ve ürkek adımlarla aşağı inmeye başlar. bu genç kızımız ben olduğumdan yazımın kalanına birinci tekil kişiyle devam etmek de bir sorun görmüyorum. o merdivenleri inene kadar kalbim maraton koşucularınınkini solda sıfır bırakırdı a dostlar. içimden sürekli, "tabii bu kadar normal bir hayatım olamazdı, türkiyede yaşıyorum, şimdiye kadar polis şiddeti dışında şiddet görmüşlüğüm yok, artık eve giren hırsız öğrenci evine girmiş olmanın siniriyle kafamı çekiçle mi parçalar, yoksa küvete vura vura beynimi mi dağıtır" diye düşünüyorum. bu arada normal hiç bi insanın yapmıcağı bir şey yaparak elime savunma aleti olarak imonun geçen mitingte dağıttığı bareti aldığımı da söylemek zorundayım.(bilmeyenler için not; baret insanın kafasını tuğladan filan koruyan, şantiyelerde ve bazı fabrikalarda giyilmesi zorunlu başlık, doğal olarak da hırsızı korkutmak için en iyi yol değil)

neyse ben bütün bu duygular içinde münasip yerlerim üç buçuk ata ata banyonun ışığını açtım. o an sanırım hırsızla göz göze gelsem daha az korkardım. banyom resmen şimdiki halinden sıkılmış, evrim geçiriyordu. şuanda tabii pişmiş kelle gibi olayla dalga geçiyorum ama banyomun fayanslarının, arkalarından yılan ya da muhtemelen ejderha ya da çok kötü çok çok kötü bir yaratık geçiyormuş gibi sırayla şişmeye başladığını görünce dizlerin bağı nasıl çözülüyormuş öğrenmiş oldum. annemin bana senelerce izleme şu filmleri, sonra çok korkarsın deyişinin sebebi de ortaya çıktı çünkü o sahne karşısında beynim okuduğum bütün stephen kingleri(birinde ev hikayenin sonunda uçup gidiyordu) ve de izlediğim lanetli filmleri HD kalitede gözümün önüne getirdi. bu olağanüstü sebeplere dayanan korkum kısa sürede geçti ama bu sefer de başka korkular başladı; deprem olduğunu anlayamamak gibi bir geçmişim olduğundan, bi kaç saniye "lan kesin deprem oluyor ama ben anlayamadım, bu anasını sattığımın evi bana mezar olucak" diye korktum sonra da deprem olmuyor ama "zaten ben bu evdeki kolonların yerini bi türlü anlayamamıştım, sonunda yıkılıyor işte" diye korktum. ve utanmadan itiraf ediyorum beynim bu kadar yaratıcı çalışınca korkudan ve de ne olduğunu anlayamamaktan ötürü zırlamaya başladım. babam kişisi de yurt dışında olduğundan eski sevgili kişisini aradım. o da benim nefes nefes anlatışımı dinledikten sonra "yaa nemdendir o nemden" dedi, bir de "niye ağlıyorsun ki sen" diye duygusuzca ekledi. ben de içimden şöyle okkalı bir "allah belamı versin benim" dedim. ki eğer varsa zaten bir kaç dakika önce verdiğinden, tekrar vermesine pek de gerek yoktu.

not:yazı biraz hatta baya baya kopuk oldu ama hem kendi kendime neden on gündür bişiler yazmıyorum onu haturlatayım dedim, hem de başlar kısımlarda şimdilik beni okumayan sizlere kopenhag serisinin devam ediceğini ve de ispanya serisinin de başlayacağını haber vereyim istedim