o arada karşıma kızıltoprak istasyonu çıktı. toplu taşımadaki bakışlara maruz kalmakla, söğütlüçeşme+kadıköy keşmekeşini atlatmak arasında gidip geldiysem de istasyonun kelimenin tam anlamıyla terk edilmiş olması beni kendine çekti. iyi ki de çekmiş, trenlere dair herşey benim içim etkileyicilik anlamında zaten diğerlerinden 1-0 önde ama bu istasyonun başka bir havası var. ben minibüs yolu tarafında kalan peronun arkasında tam bizim köydeki gibi bir perili köşkün aynısından görünce görüş mesafem baya daraldı. zaten biraz hastane görünce sürekli gözümün önünde dedemin halleri dolaşıyor, evin önündeki bizimkinin tıpkısının aynısı ağaç ise tuz biber oldu. daha da bi yere gitmem ben burdan diye çöktüm banka. içimden zaten çok fena karar almıştım, tren sigaram bitmeden gelirse hayatta binmem diye, sağolsun sevgili tcddcik kararı bana bırakmadı, tren anca 20dakikada geldi.
banliyönün içi, haydarpaşa herkesin bildiği gibiydi. göztepe kızıltoprak arası kendimi emekli teyzelerin yanlarında sürüklediği yün torbaları gibi hissetmiştim, banliyöde de memleketten getirilen bir çuval patates. yalnız haydarpaşayla ev arasındaki yol hatırladığımdan daha farklıymış. sanırım şimdiye kadar hep üst yoldan gelmişim, bu yolun tacizkar havası bu akşamki ruh durumuma pek uymadı ama ruh durumum tacizcileri kendine uydurdu. arkamdan "pışştt pışşşt" diyen adama küfür etmek için dönünce birbirine karışmış rimel ve de eyeliner tabakası her türlü küfürden daha etkili oldular.
bu ilginç ve de güzergah boyunca çevremdekileri ürküten gezimin sebebi de aslında ne kadar senelerdir "olum her şey değişir,her şey(vurguyla)" diye bira masalarında kafa ütüleyip dursam da, aslında gerçekten her şeyin değiştiğini bi anda DAN diye anlamamdır. ama bu konuda konuşmak istemiyorum, bu konuda gerçekten konuşmak istemiyorum.
evime dönmek istiyorum
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder