31 Mayıs 2013 Cuma

Bu Alanda "Çatışma" Var!

  Polis, kamu düzenini ve yurttaşların canını, malını ve temel hak ve özgürlüklerini korumakla görevli, yasa uygulayıcı bir kamu görevlisidir. Türkçe‘ye Fransızca'dan geçen polis kavramının kökeni, Latince "politia (vatandaşlık, hükümet)" ve bundan öncesinde de Yunanca "polis (şehir)" sözcüklerine dayanır.

  Polis sözcüğü bence kökünü faşizmden alır, işçi düşmanlığından alır, nefretten alır. Polisin nefret ettiği kişi, bu nefretin sebeplerini anlayabilmek için kitaplar okur, bu konu üstüne düşünür. Polis içinse 1 Mayıs günü birilerine "or.spu" diyerek tekme atmanın, sabahın köründe çadır yakmanın, insanları kovalayarak daha yakın, çok daha yakın mesafeden biber gazı sıkmanın irdelenecek bir yanı yoktur. Üzerine bir şeyler okumak konusu ise onlara çook çook uzaktır, zira oyuncaklarının kullanma kılavuzlarını bile okumadıklarını son 1 Mayıs'ta Dilan'a yaptıklarından biliyoruz. 





  Ağaç, tek gövdesi bulunan, beslenmeyi ana ve yan köklerden alan en az 4-5 m boyundaki çok yıllık odunsu bitkidir. İlkokul hayat bilgisi dersi gibi anlatmak gerekirse; ağaçlar gün ışığında fotosentez yaparak havadaki karbondioksidi alıp yerine oksijen verirler, sıcak yaz günlerinde gölgesinde oturulur, hala geri dönüşüm konusunda bayaa geride olduğumuz için de zaman zaman bize kağıt olarak geri dönerler. Makul bir organizmanın ağaçtan ya da ağacı korumak isteyen insanlardan nefret etmesi mümkün değildir. Zaten makul organizmaların yaşadığı bir toplumda birilerinin ağaçları savunmak zorunda kalması bile absürd kabul edilmelidir. 

  2 ineğiniz varsa diye başlayan komünizm, faşizm tanımlamaları vardır. Mesela; Sosyalizmde, iki ineğiniz varsa birini komşuya verirsiniz. Komünizmde, iki ineğiniz varsa devlet ikisini de alır, size süt verir. Faşizmde, iki ineğiniz varsa devlet ikisini de alır, size süt satar. Nazizmde ise iki ineğiniz varsa devlet ikisini de alır, sizi kurşuna dizer. Son birkaç gündür yaşananlar faşizme bu tarzda yeni bir tanım getirdi. 
AKP ağacınız varsa bunu alır, size AVM verir. Neden? Çünkü, "Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser." Siz buna direnirseniz sizi döver. Dövmediği zamanlarda da gölgesinde kitap okumanız için size polis kalkanı tahsis eder. 


30 Mayıs 2013 Perşembe

Hepimiz Büyücüyüz!

  Engizisyon (inquisitio), sorgulama anlamına geliyor. İnsanlık -başka bir deyişle insan olamama- tarihinde Katolik Kilisesi tarafından dönem dönem engizisyon mahkemeleri kuruldu. Özellikle İspanyol Engizisyonu, İspanya'dan kaçarak Osmanlı topraklarına sığınan Yahudiler üzerinden ecdadımızın yüce gönüllülüğüne dikkat çekmek amacıyla sık sık muhabbetlere meze edilir. 



  Taksim Gezi Parkı'nın katledilmesine direnen insanların çadırlarının yakıldığı fotoğrafları gördüğümden beri aklım hep engizisyon mahkemelerine gidiyor. Özellikle de ben diyeyim büyücü, siz deyin kiliseye zıt giden kişilerin kazıklara bağlanıp diri diri yakılması kısmına. 3 gündür Gezi Parkı'nda direnen insanların günümüz iktidarına zıt gittiğini bir kez daha tekrar etmek, malumun ilanı olur. Yine de yazıda yer alan iki fotoğraf arasında görsel olarak 7 fark, zihniyet olarak sonsuz benzerlik bulmak mümkün.


29 Mayıs 2013 Çarşamba

Ungeizefer

  "Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu." 

  Aslında kitabın Almanca aslında kendini "Ungeziefer" olarak bulmuştu; "kurban edilmeye uygun olmayan kirli hayvan." Son birkaç senedir Türkiye'de uyanan çoğu kişinin kendini böcek olarak bulduğu düşünülürse dilimize yerleşmiş olan çevirinin bize çok daha uygun olduğu düşünülebilir. Zira, erk sahipleri "kirli hayvanlar" olduğumuz konusunda kelime anlamıyla hemfikir olsalar da, "kurban edilmeye uygun olmadığımız" kısmında bir fikir ayrılığı yaşıyorlar. Onlara göre kurban edilip edilemeyeceğimiz bir tartışma konusu değil, zira kurban olduğumuzu filan da düşünmüyorlar. Onlara göre biz bir avuç marjinaliz ve de kurban olarak nitelendirilmeyi hak edecek mazlum formasyonundan da yoksunuz.  

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Anneanneleri özlemek

  Anneannem 85 yaşında benim. Ölüyor. Bir gün üresi yükseliyor, bir gün kanı sulanıyor; ona göreyse hep yaşlılığı tutuyor. Hepimiz biliyoruz öldüğünü. Birbirimize bunun olağan olduğundan bahsediyoruz, sonra da telefonu kapatıp yarım saat ağlıyoruz. Sürekli bir vedalaşma halindeyiz, ne zaman arasam anneannemi, "kızımmm" demeden gözleri dolmaya başlıyor.

  Geçen günlerde anneannem suratında munzur bir ifadeyle "Ehhhh Fahri Bey, senden uzun yaşadım işte" deyiverdi. Elif Key'in yazısını okuyunca o günkü hali geldi anneannemin gözümün önüne. Anneannem gelince durur mu dedem de geldi. "Mediha Hanım benden uzun yaşadın ama ben hiç yalnız kalmadım" dedi. O öyle deyince içimde bir yerlere bir yumru oturdu. Anneanneyi hastaneye kaldırdığımız günlerden birinde dedem yatağın başında gözleri dolu dolu "Beni bırakıp da bir yere gidemezsin" demişti. Gülümsedim dedeme, "O ne be Edişko, Büdüşko" gibi demesine aldırmadan "Evet" dedim "dedişko, her zamanki gibi senin istediğin oldu. Hiç yalnız kalmadın sen."

  Düşünüyorum da, dedemi hep daha çok sevdim aslında ben. Bildiğin aslan gibi adamdı, ölmeden 10 gün öncesine kadar hiç tökezlemedi, kilo almadı, bir yerleri ağrımadı, babamdan daha dinç olduğunu düşündüm hep. Sanki kabuğu yaşlanıyordu ama içinde hala elli kiloluk gübre çuvallarını bir silkeleyişte atan büyük dedenin kahyası vardı.

  Dedem hayatı boyunca bir kere ciddi ciddi hastalandı, o zaman da öldü zaten. Son gördüğümde yoğun bakım camının ardından bana öpücük yolladı. Bir tek torunlarına öpücük yollardı zaten, çocuklarını böyle şımartmaya gerek yoktu, mazallah tepene çıkarlardı. Dedemin öldüğünü öğrendiğim sabah ağlamadım. Yataktan çıkıp duş aldım, sonra da trene atlayıp eve gittim. O zamanlar tren vardı tabii, hüznünüzü şehirler arası otobüs firmalarının koltuk arkası multi medya sistemlerine bakarak yaşamak zorunda değildiniz. Eve varıp da dedemin kapının önüne konmuş ayakkabılarını görene kadar ağlamadım. Ayakkabıları görünce aklıma dedemin hep özel günler için sakladığı lacileri geldi. Duvarın dibine çöküp bir de laciler için ağladım. Bir de çocukluğum için sanırım.

  Şimdi sıra anneannemde, biliyorum. Hayatında belki de hiçbir Almanca sözcük duymamasına rağmen beni Alman disipliniyle yetiştiren kadın ölüyor. Yok yok, yaşlılığı tutuyor. Ben de oturup bir fincan kahve eşliğinde çocukluğuma ağlıyorum. 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Sor bana kıskanç mıyım?

  Uzun zamandır bloga girmediğimden ötürü, dün akşam eski yazıları filan okudum, o kesmedi açtım taslaklarda aklıma neler gelmiş de her zamanki sorumsuzluğumla devam ettirmemişim onlara bir göz attım. Ve dee kıskançlığa dair yazdığım şu notu buldum.

"ben aslında zinhar kıskanç bir kadın değilim. sadece kadınların sevgiliyle flört etmelerinden hoşlanmıyorum. zevk meselesi canım bu, illa bi karakteristik özellik olarak üstüme yapışmak zorunda değil. yoksaa benim kendime güvenim tam şekerim. ayrıca flört var, flört var. şimdi bir naya rivera (biliyorum hiç kimseye bir anlam ifade etmedi, kendisi glee'nin santana'sı, melezlerin şahı filan fişman, daha detaylı bilgi isteyenler için bknz. google) gelse sevdiceğime iki göz süzse hayatta da kıskançlık yapmam, hatta özgüvenim tavan yapar, içimden de "lan şuna göz süzeceğine, benimle ilgilensene hatun" derim. amma velakin, alttan altta laf atmacalar filan, bunlar şık hareketler değil şekerim, bi de lisede filan kaldı diye biliyordum ben onları, gerekli savunma silahları geliştiremiyorum o sebepten."

  Zamanın bağrında bir aralar çok tatlı bir insanmışım ve kendime olan özgüvenim tammış. Bir de karşımdaki adama çok güveniyormuşum sanırım. İtiraf etmem gerekirse bu tarz konularda hala kendisine güveniyorum, bi iletişimimiz kalmadı, onunla ilgili alacağım en iyi haber, o haberi hiç almamak olabilir ama yine de yiğidi öldürürüm ama hakkını da veririm.

  İşte ben bu notu çok sevimli bulup facebook'ta paylaştım. Altına da beni gayet iyi tanıyan çankırı kişisi "ne zaman yazdıysan bunu o günden bu yana çok değişmişsin" demiş. Durdum bi düşündüm. "Lan" dedim, "gerçekten o kadar da değiştim mi?" Düşününce değişmemişim gibi geliyor. Kıskanç bir insan değilmişim gibi bence ama takkeyi önüme alıp düşününce durumun aslında artık çok daha farklı olduğu ortada. Bir kere kimselere güvenmiyorum artık ben, tanrı inancımı yitirişim gibi birilerine güvenmenin de anlamsız olduğunu düşünüyorum artık. Herkes yalancı, herkes sahtekar gibi isyankar bir arabesk değil bu. Toplumsal işleyiş içinde kendi yerimi bulamamakla alakalı daha çok. Periyodik olarak ben de insanlara güveniyorum tabii ki, hatta sanırım şu anda birinin benim için bir anlam ifade edebilmesinin tek yolu o insanın yanında kendimi güvende hissetmek olabilir. (Sırf güvende hissetti diye yakın geçmişte Roma'yı yakan kadın konuşuyor a dostlar, bi bildiği vardır bence) Şimdilik birine güvenmekten anladığım tek şey, yanında güvende hissetmek. Bu ikisinin arasında da dilimizin bize sunduğu süper bi nüans var. Bir tanesi ucu açık bir süreçte bahsederken, bir diğeri bunun geçici olduğunun farkında.

  Güvenmek-güvende hissetmek hadisesinin üzerine de şöyle bir durum gelişiyor tabii ki. Yanındayken güvende hissettiğim insana aslında o kadar da güvenmediğimden ve de çoğu zaman bu insanı çok da iyi tanımadığımdan ve dee kaygan zeminler insanda bi güven eksikliği yarattığından kıskanç demesek de kuşkucu bi kadın olup çıkıveriyorum. Hayır, bir de bu duruma bünye alışkın değil. Hemen böyle bir kendinden tiksinmece, "te allam nasıl da gıcık bir insan oldum ben" deme hali geliyor üstüme ki, sanırım en fenası da bu. Sürekli geçen her bir dakikayı kafada tekrar oynatmaca; "şu şöyle miydi, bu böyle miydi?" diye fıttırmaca; kendi kendine tribe girmece; "yok ya ben rahat bi kadınım" deyip durulmaca; "ya ben nasıl bi insanım" deyip sorgulamaca filan derkenn süreç uzayıp gidiyor.

  Neyse dostlar, dağınık bir şekilde anlatmaya çalıştığım ama zannedersem çok da beceremediğim durumun özeti şu. Eğer bir zamanlar kıskanç bir kadın değilsem -ki bu da şüpheli ama şimdi açık vermeyeyim- ve de şimdi kıskanç bir kadın isem bunun sebebi güven çemberinde yatıyor. Ben artık ikili ilişkilerde ne kendime ne de karşımdakine güvenmiyorum. Zaman zaman güvende hissediyorum o kadar... (Bu süreçte emeği geçen bütün or.spu çocuklarına da buradan bir daha teşekkür ediyorum tabii)

ps: Başlık Duman'dan "sor bana pişman mıyım?" melodisiyle okunacak.

Böyle dedi kadın

  Buralarda değildim ben bir zamandır, aslında buradan beni takip eden herkesin hayatındaydım, amma ve lakin buradan bir şeyler anlatma ihtiyacı hissettiğim dönemlerden birinde değildim. Hayatımı yoluna koymaya çalışıyordum. Hayatın öyle çat diye yoluna konmayacağını anlamam 10 ay kadar almış fark ettiğiniz üzere -ki onda da yoluna sokamadım, "sikerim lan, kim yoluna koydum kararını veriyor" dedim, kestirdim attım.- 

  Hayatımı yoluna koyma çabalarımın da ne kadar saçma olduğunun farkına vardım bu süreçte aslında. Çünküüü hayatım oldukça yolunda. (Şaka len, yolunda filan değil. Şunu okuyan herkesin farkında olduğu gibi hayatlarımız komple boka batmış durumda.) Hah ama işte şu paragraf içi cümlede de bahsettiğim gibi hepimizinki boka batmış durumda. Ben sadece kendimi tanımaya başladım. Baktım ki mutluluk dediğin 7 gün 24 saat süren bir şey değil, dedim "ben nelerden zevk alıyorum?" Bir de fark ettim ki ben bu soruyu kendime sormamışım ne zamandır. "Ben" dediğin şey "biz" olmak içinde fena bencil bir şey gibi gelmiş bana ama bir de bakmışım ki "ben" yok lan ortada. Pışttt, hoppp, nerdeyim ben? 

  Ben burdaymışım, hayatımdan muhteşem mutlu değilmişim ama muhteşem mutlu olduğum birçok an varmış. O sebepten manyak gibi gidip haftada iki oyun filan izlemişim; festivalleri takip etmeye başlamışım; ibişittomun büyüyüşüne tanıklık etmişim -ki o da bana kocaman gülümseyip "tüçük mumun" demiş, "kemem ömümceği" demiş; gidip yanında mutlu hissettiklerime sarılmışım, bazılarını sonuna kadar hissetmişim; üniversite okumaktan o kadar da hoşnut olmadığımı fark edip baykuş yapmaya başlamışım ya da yastık kılıfı; kitap okumaya filan vermişim kendimi ara ara; yeni insanlar tanımışım, üstüne bir de tutup bu insanlarla saatlerce deliler gibi gülmüşüm; suyun içinde kendimi ne kadar özgür hissettiğimi hatırlayıp "sikerim lan suyun üstünü, altı yeter bana" demişim. İyi yapmışım yani ben.

  Şimdi yine, yeni, yeniden son yaptıklarımla beraber kendimi tanımaya devam ediyorum. Hı hı, evet, acayip şeyler yapıyorum. Nedendir bilemedim, geçen eski yazdıklarımdan bir şeye bakmak için girdiğimde kendimi eksikli hissettim. Hayatımda birçok şey oluyor ve de ben bunu kendimle paylaşamıyorum diye düşündüm bloga yazmadıkça, o sebeptendir ki topluma yarı açık günlüğümü bir süre de olsa güncellemeye karar verdim. 

Böyle dedi kadın.