24 Aralık 2011 Cumartesi

yedi muffin

dün kanca ve de anca örneğini kafiye olsun diye kullanmıştım ama beynin gerisinde bir yerler zaman zaman geleceği görebiliyor sanırsam. biz de kanca bilemekten olmasa da birbirimize bilenmekten karşılıklı olarak anca gidersin durumuna geldik.

ilişki başlarken de, biterken de insan hemen hemen aynı şeyleri hissediyor. öncelikli olarak karşındakine dair bir sürü soru işaretin var, başlarken karşında tanımadığın bir insan olduğundan, biterken de tanıyamadığın. ikisinde de midende acaip bir his var mesela, başlarda bu adamla hayat nasıl geçeri düşündüğünden, biterken de bu adamsız hayat nasıl oluru tam da çıkaramadığından. farklar da yok değil hani, sevgili kişisi hayatına girdiğinde, kolları iki yana açıp kocaman bir hoşgeldin diyebiliyorsun ama giderken güle güle diyebilmek her babayiğidin harcı değil. ben şuanda mesela hiçbirşey diyememe aşamasındayım. aslında belli bir gidişatı olan hayatıma başkasını almanın daha zor gelmesi gerekirken, nedense o kişiyi bırakmak çok daha zor geliyor şuanda bana. ikisi de belirsizlik ama sanki diğeri daha da bir belirsizmiş gibi. ki bi de ben belirsizliklerden hiç hoşlanmam, zaten aranızdan birinin çıkıp da ben hayatımda belirli olan şeylerden hoşlanmıyorum illa ki herşey muallakta olsun istiyorum diyeceğini sanmıyorum ama yine de az biraz kendimi ayrıcalıklı gibi göstermek istedim.

dünkü tartışmadan sonra sabah kalktım muffin yaptım, baya da güzel oldu pislik şeyler. tam 9tane muffin. sonra oturdum mahsun kırmızıgülün yeni dizisini izledim, genel olarak fena olmasa da arada karakterler kameraya baka baka sosyal mesaj gönderdi, hemen ekrana ayna tutup, sosyal mesajlarını gerisin geriye gönderdim. sonra muffinin birini sevgili kişisine verdim, yedi. zaten bütün gün uyuduğundan ve de nasıl ayrılırız onu düşündüğünden, çikolata rengi muffin bugün onun hayatındaki tek ve de doğal olarak en renkli şey olabilir. sonra bir tanesini de ben yedim. kalan 7muffini de güzelce mavi renkli tabağıma dizdim. akşam gibi sevgili kişisi geldi, dedi ki önünde ne görüyorsun, ben de safane "biz kavga edince, benim gözüm hiçbi şey görmüyor" dicek diye üste çıkmak için hürriyetin cumartesi ekini dedim. meğer adam gelecekten bahsediyormuş ama ben tabii 22yaşında olduğumdan gelceği pek düşünmüyorum bi de zaten o an mahsun kırmızıgül dizisi izleyip, kenardan da mayınları patlattığımdan metaforu anlayamamışım. neyse biz konuştuk ettik baktık artık gelecek deyince, pek de birbirimizin aklına gelmiyoruz hatta daha açık konuşmak gerekirse ben bu ilişkinin uyuz olunan kişisi olmuşum, sevgili kişisi kendini eski sevgili kişiliğine terfi ettirip, eşyalarını toplamaya başladı.

buraya kadar bence her şey normal bir ilişki bitimi gibiydi ama o eşyalarını toplarken benim aklımda yukarıda bahsettiklerim yerine tek bir soru vardı; "e bu tabaktaki 7 muffine ne olucak?". hemen kin tutan eski sevgili karakterime büründüm ve de "şimdi bir güzel kavga ederiz, akşama da film izlerken sahlebin yanında bunları yeriz" duygu bütünlüğüyle yaptığım muffinleri kutuya koyup eski sevgili kişisine verdim. şimdi nerden baksan yüzlerde kalori vardır o muffinlerde, umarım içlerine koyduğum bütün iyi niyet ve de o kaloriler el ele verip kıçını iyice şişirirler.

işte bir ilişki de böyle bitti ve de içimdeki pislik az biraz dışarı çıktı..


out of content

herşeyle ilgili sorun yaratıyormuşum, onun en yakın arkadaşını bile kıskanıyormuşum, onun kendine ait bir hayatı olmasını kabul edemiyormuşum. öyle buyurdu er kişi. ha bi de misal bu akşam arkadaşlarımızla bu kadar iyi vakit geçirdikten sonra ben bunun içine sıçmayı başarmışım. geçtiğimiz satırları okuyunca bunun çok da benim geçmiş kopenhag malmö gezimle ilgili olmadığını anlamışsınızdır sanırım sevgili olmayan okuyucularım.

her ilişki gibi tabii bizim de kendimize ait problemlerimiz var, ben çok da hissettiklerimi içimde tutmayı başaramayan bir insan olduğumdan şimdiye kadar bir sorun varsa ya az biraz içime atıp patladım ya da çok fena içime atıp bi gece içtiğimde patladım ki ben normalde de fena içer, az kafa olurum ama oldum mu da tam olurum yanımda yöremde bulunmak istemezsiniz, o sebeptendir ki bu tarz patlamalar hep bizim ilişkimizde kırılma noktaları olmuştur. ama sonuç olarak ben genelde patlarım. tabii bu noktada patlamaların hemen gerçekleştiği düşünülmesin; önce sevgili kişisi zemin hazırlar, ben sonra duruma göre çankırı kişisi, yeni anne kişisi, uçan kişi ve de canı yoğğ kişisiyle konuşurum, bu konuşmalar sonucunda halen daha ortada bi sorun varmış gibi geliyorsa içimde tutamaz patlarım. bu gece de yine böyle patladım. ama artık akıllandığımdan bir sakin konuşuyorum, bi sakin konuşuyorum gören de beni devrimci demokratla devrime giden yolu tartışıyorum zanneder.

ben dedim sen benimle vakit geçirmek için çaba harcamıyorsun, o dedi sen benim arkadaşımla geçirdiğim vakti kıskanıyorsun. ya ben senin arkadaşınla geçirdiğin vakti niye kıskanayım, doğal olarak benim arkadaşlarım tabii ki de benim gözüme daha süper gözüküyor, ben senin arkadaşınla geçirdiğin vakti kıskanmaya zaman ayıracağıma gider kendi arkadaşlarımla takılırım, ohh kafam rahat olur, ben pastaneden bozma kafelerde ömür çürütmedim, benim hayatım daha eğlenceli diye düşünürüm. sen bu gece rakı dışında başka bişiler daha mı içtin de algın seni benim bunu dert ettiğime inanmaya zorluyor. zaten erkekler neden bizim direk söylediğimiz şeylerin altında kendilerince daha şeytani sebepler arıyorlar bilmiyorum ama bunda sürekli kendilerine empoze edilen "kadınlar şeytan olum şeytan" fikrinin ciddi bir etkisi olduğuna inanıyorum. şimdi ben burda bütün tartışmayı anlatıp da kendi sıkıcı ve de küçük olayları büyüten hayatımı afişe etmek istemiyorum ama çok masum(ki benden hayatta böle şeyler beklemezsiniz) bir şekilde ifade ettiğim hatta ağzımla olmasa da gözümle "benimle daha çok vakit geçirr" dediğim bir konuşmada, nasıl oldu da "sen zaten hep sorun çıkarıyorsun, sen benim arkadaşlarımla geçirdiğim vakti kıskanıyorsun " konumuna düştüm hiç bilmiyorum. en son "lan acaba adamın bu akşam bu kadar sinire gelmesinin sebebi başka olmasın, bir derdi mi var, genel olarak mı gergin acaba" diye düşünüp yanına gidip, "hebele hübele sen zaten hep böylesin" cevabını alınca içimden kedi olsam az koklar koklar olmadı gider diğerininkini koklardım, niye bu kadar azim ettim illa bunun için diye düşünmedim değil.

sonuç olarak uzun ilişki zor sevgili olmayan okurlar, uzun ya da kısa sevgili olanla konuşmaya çalışmak daha zor, sen diyorsun "kanca bilersin", o anlıyor "anca gidersin". zaten en başından ben hayatta kanca bilersin demem, hayatımda da kanca görmüşlüğüm ya da bilemişliğim yok ama sanırım bir süre sonra anca gidersin demeye başlıyor insan.

29 Kasım 2011 Salı

kopenhag-üçüncü gün

kopenhagtaki son günümüzde christianiayı da içine alan güney kopenhagı gezmeye karar verdik. odamızda bir önceki gün marketten aldığımız somon fümeler ve de benim çok sevdiğim esmer ekmekle kahvaltı yaptıktan sonra, akşam üstü trenle malmöye geçmemiz gerektiği için gidip tren biletlerimizi alıp, valizimizi emanete bıraktık. istasyona girmeden önce geldiğimizden beri yana yakıla aradığımız ama bir türlü bulamadığımız 2dkr depozitoyla alınıp, şehirde bolca bulanan bisiklet duraklarına iade ettiğinizde paranızı geri veren kopenhag bisikletlerine rastladık. gülce "aman biz çıkmadan birileri alıp götürmesin" diye beni koştururken , 7/24ten aldığım kahvenin bir kısmını elime döktmüş ve de "lan kim alıcak bu saatte bisikletleri" diye düşünmüştüm ama bir ayağım pedalda kahvemi içerken, yana yakıla bisiklet arayan iki uzak doğulu kız benimkini boş zannedip de koşturarak gelince, içimden ve de birazcık da dışımdan pis pis gülümseyip, "kapıldı bu dostum" dedim.bisiklete binme kısmı her ne kadar iki gündür özendiğimiz bir şey olsa da, son 9senedir her gün antreman yapan küçük kardeşin aksine götlü ve göbekli olan bendenizi baya kastı.

christianshavna geçince kıyıda köşede muhteşem bir park bulduk, yakındaki marketten de abur cubur aldığımızdan oraya gelene kadar bisiklet tepesinde yaktığım her kaloriyi teker teker geri aldım. bu arada parkta mola verdiğimizde bisikletleri sağlama alabileceğimiz bir mekanizmaya sahip olmadığımızdan kendilerini açıkta bıraktık, kimse çalmasından diye o tarafı gözlemekten boynu tutulayazan küçük kardeşin aksine ben "amann çalsalar da kurtulsak, kıçım ağrıdı lan" rahatlığındaydım. parktaki molamızın ardından "sora sora bağdat bulunur" düsturuyla kopenhagın içindeki özerk bölge christianiayı bulduk. burası tabii ki de benim bu gezide merak ettiğim yerlerin başında geliyordu. sebebini ise şöyle özetleyebilirim; 1971de hippiler bölgedeki terk edilmiş askeri binaları işgal ediyor ve de burada komün hayatı yaşamaya başlıyorlar. başlarda polis defalarca christianiaya müdahale de bulunsa da, christiana halkının büyümeye devam etmesi üzerine olaya sosyal bir deney gözüyle bakmaya başlıyorlar. hali hazırda boş duran binaların, hippilerce işgal edilince kıymete binmesi durumu gözümün önüne bir kenara fırlattığı oyuncağı başka bir çocuk alınca ama ben onunla oynıcaktım diye ağlamaya başlayan gürbüz çocuğu getirdi ki ben bu gürbüz çocuklara hep uyuz olmuşumdur(bknz. alıcam fıstığı, binicem üstüne, vurucam kırbacı). şuanda christianianın nüfusu 1000in üstünde ve rehber kitapların aksine içeride hafif uyuşturucuların satışı ve kullanımı hala devam ediyor. topluluğun kendine ait kuralları da var. ağır uyuşturucuları kullanmak yasak, koşmak yasak ve de en önemlisi fotoğraf çekmek yasak. şimdi sizlere içerde neler yaptığımızı da anlatmak isterdim ama christianiada olan christianada kalır. sadece bir kaç öneride bulunmak istiyorum, hediyelik eşya kısmındaki alışverişinizi girmeden önce yapınız sonradan vaktiniz ya da başka şeyleriniz kalmayabiliyor. green light districtin sonuna ulaştığınızda görüceğiniz barlardan birinde ya sadece bira için ya da başka şeyler de içicekseniz alkolü katık etmeyin, o kadar danın kola ya da ananas suyu içmesinin bir sebebi var ve de son olarak christiania için son uyarım ise şudur; "visit responsibly!" biz sorumluluk sahibi gezimizi tamamlayıp dışarı çıktığımızda, ben de hiç bisikletlik hal yoktu fakat küçük kardeş ısrar ettiğinden bisiklet durağına doğru yürüyorduk ki bisikletlerden son kalan iki taneyi avrupai bir çiftin aldığını görünce kendilerine koşup sarılasım geldiyse de küçük kardeşin suratındaki "daş var mı daş" ifadesini görünce tırsıp vazgeçtim.

christianiadan sonra kopenhagla vedalaşmak adına tekrardan strogete çıktık. etrafta biraz aylaklık yapıp, son gün kıyağı yerel yemeğimizi yedikten sonra istasyona geçtik. kopenhagtan malmöye 2 şekilde gidilebiliyor. biri tren, diğeri ise ferry. ferry için önce trenle danimarkadaki helsingora, sonrasında ise ferryle isveçteki helsinborga geçiliyor, ordan da malmöye trenle devam ediliyor. biz ufak bir zamanlama hatası yaptığımızdan daha kısa olan oresund köprüsü yolunu tercih ettik ama helsingor ve helsinborg da gezmeye değer şehirler ve kopenhag-malmö ikilisine gidenler bu şehirleri de rotaya dahil edebilirler.

malmö kopenhaga kıyasla oldukça küçük bir şehir, merkez sayılabilecek bölgesi kanallar arasında kalıyor. istasyonda ana meydanı stortorgete ulaşmak yürüyerek 10dakikadan fazla sürmüyor. biz hava karardıktan sonra ulaşabildiğimizden, valizleri otele bırakıp kısa bir tur atmakla yetinip, keşif hevesimizi sabah erteledik.

28 Kasım 2011 Pazartesi

kopenhag-ikinci gün

ilk iki kayıt arasında geçen süreyi göze alarak, akışkanlar mekaniği çalışmaktan sıkıldığımdan ve de hazır gaza gelmişken dedim ki ben oturur kopenhagtaki ikinci günümü de yazarım. bu arada ilk günü yayınlamadan önce biraz seyahat bloglarına göz attım da, sanırım ben bir gün için uzunluğun biraz bokunu çıkarmışım sayın şimdilik beni okumayan yüzlerce takipçim.


ikinci güne ilk güne oranla daha planlı başladık. tabii insan akşam 7de otele varıp da, iskandinav kanallarını izlemekten bıkınca bir sonraki günü planlamak için bol bol vakti oluyor. biz yurt dışı seyahatlerimizin tümünde eyewitness travel'ın kitaplarını kullandığımızdan, bu günü de orada belirlenen sınırlarıyla kuzey kopenhag'a ayırdık ve de nihai hedef olarak kendimize küçük denizkızı heykelini seçtik. bunun için bir önceki akşam gezdiğimiz bütün caddeleri boydan boya geçmemiz gerektiğini duyunca küçük kardeş pek de memnun olmadı ama kendisini türlü vaatlerle kandırdım. bu arada not düşmem gerekirse kopenhag'ın turistik aktivitelerini görmek için metro kullanmak pek de olası değil, ya bisiklet kiralamanız lazım ya da otobüse binmeniz. ama ben tabii ki yine de itirazlara rağmen yürümeyi tavsiye ediyorum.




biz ucuz olsun diye otelimizi kahvaltı hariç aldığımızdan(ki bunun pintiliğimizle uzaktan yakından alakası yok, sorun kopenhagın dizgin vurulamaz pahalılığı), sabahın erken saatlerinde kalkıp kendimize kahvaltı yapıcak bi yerler aradık ve sonunda gözümüze her köşede bulunana 7/24lerden birini ve de nytorv(yeni meydan)'u kestirdik. kopenhagta bir kaç tane yeni meydan adında yer var fakat bunlar tahminlerin ötesinde pek de yeni değil. kahvaltı sırasında gülceyle bu meseleyi konuşurken, aklımıza romadayken rehberin "bunlar tabii yeni binalar, eskisinin üstüne m.s. 300lü yıllarda inşaa edilmiş" deyişiyle dakikalarca gülüşümüz geldi, sınırımızı da pek bilemediğimizden tuttuk bi 2dk daha güldük.




deniz kızına doğru yürürken rehber kitabımızda yakınlarda bir yerlerde bir kule olduğu yazınca dedik ki bir gidelim görelim. çok da pahalı değilse bir girer gezeriz. giriş ücreti yaklaşık 20krondu. danimarka koşullarında birden bire bize gayet uygun geldiğinden, okul gezisine gelen sapsarı dan öğrencilerle birlikte başladık kuleye tırmanmaya. rundetarn bildiğimiz kulelerden değil, 35m yüksekliğe merdiven değil de kulenin etrafını saran rampayla çıkabiliceğiniz şekilde inşaa edilmiş. gözünüzün önüne daracık bir rampa gelmesini engellemek adına tarih boyunca 3 adet kendini bilmez hükümdarın kulenin tepesine at arabalarıyla çıktığını söylemeliyim.




kulede karşılaştığımız okul grubunun buradan sonra kongens have(kralın bahçesi)'ye gidiceğini duyunca, yerellerin gittiği yerde bir hayır vardır, hem bak park filan diyorlar, salıncağa da bineriz mantığıyla biz de rotayı o tarafa çevirdik. park salıncak beklentimizi karşılamasa da, mermerden koca pilatüs topları ve de çimenlerin arasına saklanmış "buralarda bir yerlerde tuvalet var ama nerde olduğunu bilmenizi istemiyoruz" şeklindeki yön tabelalarıyla bizi baya eğlendirdi. parkın hemen yanında kraliyet ailesine ait rosenborg slot vardı. dışardan oldukça etkileyici görünen bu tuğla binanın içi bana 50kron, gülceye beleş olunca. ben kaslı dan askerleriyle kesişip kitap okumak için dışarıda kaldım, hanedanımızı temsilen de küçük kardeşi içeriye yolladım. royal danish cookie dışında içinde royal geçen şeylerden pek de hoşlanmadığımdan, arada bir kafasını çıkaran güneşin altında bahçede oturmak iyi geldi. zaten gülcenin söylediğine göre bizim rehber kitapta gösterilenler dışında pek de aktivite yokmuş içerde. yan taraftaki başka bir binada ise kraliyet askerlerinin nöbet değişimi vaktine denk geldik. bütün turistler askerleri kameraya alırken, biz de anlaşılmamanın rahatlığıyla kendilerine "sarı pipii, çamaşır ipiii" diye tempo tuttuk.




küçük deniz kızına ulaştığımızda pazarlama ve tanıtım denen şeyin büyüklüğüne bir kez daha saygı duydum. zaten önceden de bu heykel kısmının pek de matah bişi olmadığını biliyorduk ama buraya kadar geldik, görmeden dönmeyelim diye gidip bir kaç fotoğraf çekindik kendisiyle. şehrin bu kısmına kadar yürümüşken bence asıl görülmesi gereken yer, aziz alban kilisesi(sankt albans kirke). bu gotik kilise şehrin anglikan topluluğuna ev sahipliği yapıyor. hemen önünde bulunan gefion çeşmesi(gefion springvandet)'yle birlikte şehrin bu alanı insana kendisini tim burton filmlerinde gibi hissettiriyor. gefion iskandinav mitolojisinde bir tanrıça. efsaneye göre isveç kralı tanrıçaya bir gecede sürebileceği kadar toprağı hediye etme sözü veriyor. gefion da öküze çevirdiği dört oğluyla birlikte isveçin kayda değer bir kısmını sürüyor ve ardından bu sürdüğü toprağı tutup denize fırlatıyor. iskandinavlar, gefionun denize fırlattığı toprakların zealand adasını, toprakların geride bıraktığı boşluğun ise vanern gölünü oluşturduğuna inanıyorlar. söylemeden geçmek istemiyorum, toprak gözünü doyursun be kadın. toprak için oğullarını öküze çevirmek ne demek ya!?




dönüş yolunda amelienborg slot'a uğradık. genişçene bir meydanın etrafındaki dört binadan oluşan bu mekan, bir zamanlar 7.christian tarafından kraliyet ailesi mekanı olarak kullanılmış. bizim gittiğimiz mevsimin oldukça turistik olması bakımından meydanda in cin top oynuyordu. demin verdiğim bilgiye istinaden, nereye gitsek bilmem kaçıncı christian tarafından yapıldığı bilgisine maruz kaldığımızdan açıp baktım danimarkanın başından şimdiye kadar on tane christian geçmiş, sonuncusu 1899da tahtı oğlu 9.fredericke devretmiş. 1513ten 1972ye kadar zaten danimarkayı bir christian, bir frederick yönetmiş, bu ikilem 72de şimdiki kraliçe margrethenin başa geçmesiyle son bulmuş. almelienborg ve de kısa bir danimarka tarihinden sonra buraya kadar gelmişken marmorkirken(mermer kilise)'e de gidelim dedik ama ne yazık ki kendisinde tadilat çalışmaları olduğundan dışarıdan bakıp bir kaç fotoğraf çekmekle yetindik.


ikinci günün sonunda da pahalı danimarka mutfağını es geçip bir kaç smorrebrod, bol köri soslu china box ve de 7/24ten alınmış biraları meydanda içerek günü sonlandırdık. bugüne dair notum kopenhagta kimseye türkçe küfür etmemeniz gerektiği. girdiğimiz bir markette gülce "adam kıçını amma da izledi" deyince, bu iddiaya maruz kalan market elemanı "yok ben rafa cipsleri diziyordum sadece" deyince biz baya bozulduk açıkcası. sonrasında da bol bol kendi aramızdaki konuşmalara dükkanlardaki kasiyerlerden türkçe cevaplar aldık. ikinci notum ise isveç-danimarka coğrafyasına yolunuz düştüğünde kesinlikle uğramanız gereken iskandinav işi bir milyoncu tıger. gayet uygun fiyatlara aklınıza gelebilecek bin bir çeşit ıvırzıvırı bulabilirsiniz. elinize yapışmazsa bana da bu ıvır zıvır vızır vızır şeylerden geitrebilirsiniz.





kopenhag-ilk gün

ilk kayıdın giriş tarihine bakıldığında gittiğim yerleri yazıya dökmek konusunda oldukça hevessiz olduğum sonucuna ulaşılabilir ama dert bu değil aslında. nedense gittiğim yerleri hatırlamak yerine, yakın gelecekte gerçekleşmesi imkansız gibi görünen yeni rotalar planlamak hoşuma gidiyor. en basitinden dün mesela, kendimi bali/ubud'da, yağmur ormanları arasında bir otelin havuzuna iç çekerek, burası denize çok uzakl mıdır acaba diye düşünürken buldum. aklın odak noktasından uzaklaşması haline bir dur demek için de bugünkü herkesten ve her şeyden nefret ediyorum temamı alıp, eski süper seyahatleri yad etme temasına çevirdim. bunun için de ilk durağımız aslında benim yurtdışındaki son durağım olan kopenhag-malmö ikilisi.


kopenhag macerası bir haziran günü sevgili sevgiliden gelen "ekim ayında ne isterdin?" mailiyle başladı. tabii biz iki saf biletleri 4ay önceden alınca o sürede bütün işlerin hallolucağını düşünmüştük ki merhaba murphy, biz de seni bekliyorduk. önce ben babaya "ya ben ucuz bilet buldum, ekimde bi kopenhag yapıp gelicem" diyene kadar akla karayı seçtim, sonrasında da gezimize asıl darbeyi türkiyenin müstesna çelik imalatçılarından biri vurdu. ben şimdi geçmiş seyahat üzerinden bu insanlara bol bol küfretmek istemiyorum, zaten iş de ellerinden gitti ama sonuç olarak sevgilinin şantiyesi, her şantiye gibi vaktinde bitmediğinden kendisi bu geziye iştirak edemedi. fakat benim gezi planlarım bir nevi swiss army çakısı olduklarından hemen yedek planla küçük kardeşi geziye dahil ettik de rezervasyonu fii tarihinde yapılmış, kazık iskandinav otellerinin çift kişilik oda paralarının bir kısmını babaya kaktırabildik(:


her yurt dışı seyahatinde olduğu gibi bu seyahat de "lan var mı atatürk hava limanı gibisi" hissiyatıyla başladı. gerçi biz sabiha gökçen kalkışlı pegasusla geldiğimizden, süper thy yemeklerini yemiş de gelmiş yolculara göre bu travmayı daha çabuk atlattık. kastrup hava alanı şehir merkezine ulaşım konusunda gördüğüm en iyi hava alanı olabilir. kendisi trenle malmö'ye 20, kopenhag'a ise 10dk uzaklıkta. tren biletlerini kredi kartınızla ya da danimarka kronuyla alabilirsiniz. hatta bileti gidip de gişeden almazsanız, kiosklardan iki kişi için aile bileti alabiliyorsunuz. bu aile olmanın bizdeki gibi saçma sapan şartları yok, anne-baba, abla-kardeş, sevgili de olsanız siz danimarkalılar için ailesiniz. perona indikten sonra hangi trene binicem diye bir gerilim yaşamanıza gerek yok, merak etmeyin ordan geçen her tren varış noktası ne olursa olsun sizi kopenhag merkez istasyona kadar götürür.


kopenhag merkez istasyonu tivoli bahçelerinin hemen karşısında yer alıyor, bizim gibi görece daha hesaplı olsun diye istasyon çevresi bir otel seçerseniz bilin ki bu şehir merkeziyle istasyon arasında değil, tam ters istikamette kalıyor. biz kalacağımız otele, 7-8 dakikada yürüyerek ulaşabildik. otel gayet güzeldi, aslında otel demek burası için biraz ilginç kaçabilir. bir nevi fabrika gibiydi, modern renkler ve çizgiler, kutu kadar odalar, check in ve check out'u yapabilmeniz için kiosklar. odamız da alışılanın dışındaydı 1m2 kadar bir banyo, yatak ve yatağın altında da dolap olarak kullanmanız için kocaman bir çekmece. bu kadar ulaşma ve yerleşme muhabbetinden sonra saat 4e yaklaştığı için gidip genel bir kopenhag turu atalım, karnımızı doyuralım dediğimiz için odadan çıktık.


klasik bir kopenhag turunu merkez istasyondan başlatırsak, istasyonun hemen karşısında daha önce de söylediğim gibi tivoli bahçeleri var. biz zaten gitmeden önce bir çok arkadaştan "valla çok da gereği yok, girişe bi para ödüyorsun, içerdeki oyuncaklara ayrı para ödüyorsun" diye dinlediğimizden çok da girmeye hevesli değildik, cadılar bayramına kadar kapalı olduğunu da öğrendiğimizden üstünde bile durmadık, şöyle bir kapısından balkabaklı süslere filan bakıp, geçtik. bizim için kopenhagta etkileyici diyebileceğimiz ilk yer, bir nevi kent merkezi sayılan radhus pladsendi(radhus=belediye binası). burası kongens nytorv'dan sonra şehrin en büyük ikinci meydanı, adından da anlaşılabileceği üzere şehrin belediye binasına ve bunun yanısıra ağzınızı açık bıraktıracak daha bir çok binaya ev sahipliği yapıyor. belediye binasını girip gezmek, hatta üstüne kulesine tırmanıp şehri tepeden izlemek mümkün ama biz kısıtlı bütçeyle seyahat ettiğimizden ve de halihazırda kıçımız donduğundan irtifayı arttırmak istemedik. buradan türklerin her gittikleri şehirde kendilerince bir istiklal caddesi bulma çabasıyla dalga geçenlere de bir çift sözüm olucak, var arkadaşım işte her şehirde, sonuçta sevgili tüketim toplumumuzda mcdonaldslar, h&mler her şehirde muhteşem binaların alt katlarını işgal edip, birer istiklal caddesi yaratmışlar. biz de frederikssberg gade'ye girerek kopenhag'ın istiklal caddesi(stroget)'ne feşfetmiş bulunduk. bu arada bizim gibi "aman canım, ekimde kimin bereye ihtiyacı olur" demeyiniz, eğer dediyseniz de sağınızda solunuzda hemen görebileceğiniz, ülke şartlarına göre ucuz olan h&mlerden birine girip, kendinize beredir, atkıdır alınız, sonra soğuktan kulağınızda yaralar oluşabiliyor.


kopenhag sürekli "biliyorum çok soğuğum ama bi gör bak, insanlar kıçları dona dona, üstüne bir de o kadar pahalı olmama rağmen neden beni görmeye geliyorlar" dercesine önünüze süper binalar ve de meydanlar çıkarıyor. yolumuzun üstündeki bilumum dünya markasını pas geçerek ilk gün için kendimize, en azından burayı görmeden yatağa gitmeyelim dediğimiz nyhavn'a doğru ilerlerken bu güzelliklerden biz de nasibimizi aldık ve birdenbire kendimizi kralın 300 yaşındaki yeni meydanında(kongens nytorv), yerleri kaplamış sarı yapraklarla oynarken bulduk. meydanı yaptıran kral 5.charles'ın meydanın ortasındaki heykeline bi selam çaktıktan sonra da kopenhagın küçük amsterdamına ulaştık. gitmeden önce bir çok yazıda, "daha önce amsterdama gitmiş olanlar nyhavna ulaştıklarında kendilerini amsterdamda zannedebilirler" diye okumuştum. bazı aksilikler ve de son dakika iptal olan planlar yüzünden daha önce hiç amsterdama gidemedim ama internet çağında olduğumuzdan, fotoğraflarını görmüşlüğüm vardı. bu sebepten hiç durmadım, ben de kendimi amsterdamda hissettim. 300m uzunluğundaki kanalı askerler 2.dünya savaşı sırasında 2senede kazmışlar. sebebini merak etmedim, merak edenler için de internet çağında olduğumuz hatırlatmasını yapıp, ülkelerine hizmet etmek gibi naif duygularla asker olan gencecik çocukları "lan bedava amele bulduk" mantığıyla sağda solda kullanan bilumum ülke silahlı kuvvetlerini de salavatlamadan geçmek istemiyorum. bölge eskiden gemicilerin takıldığı, bir nevi genel ev bölgesiyken şimdiler de zengin ve havalı turistlerin 60krona irish cafe içtikleri kafeler sokağına dönüşmüş. yemek yemek için bile o kadar para harcamadığımız için, biz de termostaki kahvelerimizden birer fırt çekip otele dönüş yoluna başladık.


dönüş yolunu aynı güzargah üzerinden yapmayalım biraz arka sokakları dolaşalım mantığıyla biz yolumuzu biraz saptırdık, aman diyeyim siz yapmayın. kopenhag caddeleri ilginç bir düzenle oluşturulmuş. şimdi burdan girsem o meydanın kalabalığına girmeden teğet geçerim derken, birdenbire kendinizi otelden de, meydandan da çok uzakta bulabiliyorsunuz. caddeler bol bol dirsek yaptığından, siz bildiğiniz yoldan gidin ya da haritanızın ve de istanbulun aksine her köşe başında bulunan sokak tabelalarının keyfini çıkarın.


bu arada ilk gün sonuna bi şeyler eklemem gerekirse, kopenhag gerçekten dedikleri kadar pahalı. o sebepten eğer bol bol mesai yapmaktan, kazandığı parayı harcayacak vakit bulamayan beyaz yaka arkadaşlardan değil de, kısıtlı bütçeyle yolculuk yapanlardansanız bu mevsimde hayat sizin için 6 sularında bitiyor. bana inanmayanlar gittiklerinde göreceklerdir, saat tam altıda sanki birileri "evli evine, evi olmayan sıçan deliğine" demiş gibi sokaklar boşalıyor ve de hayat barlara ve restoranlara kayıyor. bu tarz yerlerde de bir bardak biranın 50kron(15tl) olduğu dip notunu düşersem, bizim neden 7de otelimizde hazır ve nazır olduğumuzu daha rahat anlarsınız. daha ucuz karın doyurma yöntemi yok mudur diyenler içinse, yol üstünde sık sık gördüğünüz china boxçıları denemenizi tavsiye ederim.