ilk iki kayıt arasında geçen süreyi göze alarak, akışkanlar mekaniği çalışmaktan sıkıldığımdan ve de hazır gaza gelmişken dedim ki ben oturur kopenhagtaki ikinci günümü de yazarım. bu arada ilk günü yayınlamadan önce biraz seyahat bloglarına göz attım da, sanırım ben bir gün için uzunluğun biraz bokunu çıkarmışım sayın şimdilik beni okumayan yüzlerce takipçim.
ikinci güne ilk güne oranla daha planlı başladık. tabii insan akşam 7de otele varıp da, iskandinav kanallarını izlemekten bıkınca bir sonraki günü planlamak için bol bol vakti oluyor. biz yurt dışı seyahatlerimizin tümünde eyewitness travel'ın kitaplarını kullandığımızdan, bu günü de orada belirlenen sınırlarıyla kuzey kopenhag'a ayırdık ve de nihai hedef olarak kendimize küçük denizkızı heykelini seçtik. bunun için bir önceki akşam gezdiğimiz bütün caddeleri boydan boya geçmemiz gerektiğini duyunca küçük kardeş pek de memnun olmadı ama kendisini türlü vaatlerle kandırdım. bu arada not düşmem gerekirse kopenhag'ın turistik aktivitelerini görmek için metro kullanmak pek de olası değil, ya bisiklet kiralamanız lazım ya da otobüse binmeniz. ama ben tabii ki yine de itirazlara rağmen yürümeyi tavsiye ediyorum.
biz ucuz olsun diye otelimizi kahvaltı hariç aldığımızdan(ki bunun pintiliğimizle uzaktan yakından alakası yok, sorun kopenhagın dizgin vurulamaz pahalılığı), sabahın erken saatlerinde kalkıp kendimize kahvaltı yapıcak bi yerler aradık ve sonunda gözümüze her köşede bulunana 7/24lerden birini ve de nytorv(yeni meydan)'u kestirdik. kopenhagta bir kaç tane yeni meydan adında yer var fakat bunlar tahminlerin ötesinde pek de yeni değil. kahvaltı sırasında gülceyle bu meseleyi konuşurken, aklımıza romadayken rehberin "bunlar tabii yeni binalar, eskisinin üstüne m.s. 300lü yıllarda inşaa edilmiş" deyişiyle dakikalarca gülüşümüz geldi, sınırımızı da pek bilemediğimizden tuttuk bi 2dk daha güldük.
deniz kızına doğru yürürken rehber kitabımızda yakınlarda bir yerlerde bir kule olduğu yazınca dedik ki bir gidelim görelim. çok da pahalı değilse bir girer gezeriz. giriş ücreti yaklaşık 20krondu. danimarka koşullarında birden bire bize gayet uygun geldiğinden, okul gezisine gelen sapsarı dan öğrencilerle birlikte başladık kuleye tırmanmaya. rundetarn bildiğimiz kulelerden değil, 35m yüksekliğe merdiven değil de kulenin etrafını saran rampayla çıkabiliceğiniz şekilde inşaa edilmiş. gözünüzün önüne daracık bir rampa gelmesini engellemek adına tarih boyunca 3 adet kendini bilmez hükümdarın kulenin tepesine at arabalarıyla çıktığını söylemeliyim.
kulede karşılaştığımız okul grubunun buradan sonra kongens have(kralın bahçesi)'ye gidiceğini duyunca, yerellerin gittiği yerde bir hayır vardır, hem bak park filan diyorlar, salıncağa da bineriz mantığıyla biz de rotayı o tarafa çevirdik. park salıncak beklentimizi karşılamasa da, mermerden koca pilatüs topları ve de çimenlerin arasına saklanmış "buralarda bir yerlerde tuvalet var ama nerde olduğunu bilmenizi istemiyoruz" şeklindeki yön tabelalarıyla bizi baya eğlendirdi. parkın hemen yanında kraliyet ailesine ait rosenborg slot vardı. dışardan oldukça etkileyici görünen bu tuğla binanın içi bana 50kron, gülceye beleş olunca. ben kaslı dan askerleriyle kesişip kitap okumak için dışarıda kaldım, hanedanımızı temsilen de küçük kardeşi içeriye yolladım. royal danish cookie dışında içinde royal geçen şeylerden pek de hoşlanmadığımdan, arada bir kafasını çıkaran güneşin altında bahçede oturmak iyi geldi. zaten gülcenin söylediğine göre bizim rehber kitapta gösterilenler dışında pek de aktivite yokmuş içerde. yan taraftaki başka bir binada ise kraliyet askerlerinin nöbet değişimi vaktine denk geldik. bütün turistler askerleri kameraya alırken, biz de anlaşılmamanın rahatlığıyla kendilerine "sarı pipii, çamaşır ipiii" diye tempo tuttuk.
küçük deniz kızına ulaştığımızda pazarlama ve tanıtım denen şeyin büyüklüğüne bir kez daha saygı duydum. zaten önceden de bu heykel kısmının pek de matah bişi olmadığını biliyorduk ama buraya kadar geldik, görmeden dönmeyelim diye gidip bir kaç fotoğraf çekindik kendisiyle. şehrin bu kısmına kadar yürümüşken bence asıl görülmesi gereken yer, aziz alban kilisesi(sankt albans kirke). bu gotik kilise şehrin anglikan topluluğuna ev sahipliği yapıyor. hemen önünde bulunan gefion çeşmesi(gefion springvandet)'yle birlikte şehrin bu alanı insana kendisini tim burton filmlerinde gibi hissettiriyor. gefion iskandinav mitolojisinde bir tanrıça. efsaneye göre isveç kralı tanrıçaya bir gecede sürebileceği kadar toprağı hediye etme sözü veriyor. gefion da öküze çevirdiği dört oğluyla birlikte isveçin kayda değer bir kısmını sürüyor ve ardından bu sürdüğü toprağı tutup denize fırlatıyor. iskandinavlar, gefionun denize fırlattığı toprakların zealand adasını, toprakların geride bıraktığı boşluğun ise vanern gölünü oluşturduğuna inanıyorlar. söylemeden geçmek istemiyorum, toprak gözünü doyursun be kadın. toprak için oğullarını öküze çevirmek ne demek ya!?
dönüş yolunda amelienborg slot'a uğradık. genişçene bir meydanın etrafındaki dört binadan oluşan bu mekan, bir zamanlar 7.christian tarafından kraliyet ailesi mekanı olarak kullanılmış. bizim gittiğimiz mevsimin oldukça turistik olması bakımından meydanda in cin top oynuyordu. demin verdiğim bilgiye istinaden, nereye gitsek bilmem kaçıncı christian tarafından yapıldığı bilgisine maruz kaldığımızdan açıp baktım danimarkanın başından şimdiye kadar on tane christian geçmiş, sonuncusu 1899da tahtı oğlu 9.fredericke devretmiş. 1513ten 1972ye kadar zaten danimarkayı bir christian, bir frederick yönetmiş, bu ikilem 72de şimdiki kraliçe margrethenin başa geçmesiyle son bulmuş. almelienborg ve de kısa bir danimarka tarihinden sonra buraya kadar gelmişken marmorkirken(mermer kilise)'e de gidelim dedik ama ne yazık ki kendisinde tadilat çalışmaları olduğundan dışarıdan bakıp bir kaç fotoğraf çekmekle yetindik.
ikinci günün sonunda da pahalı danimarka mutfağını es geçip bir kaç smorrebrod, bol köri soslu china box ve de 7/24ten alınmış biraları meydanda içerek günü sonlandırdık. bugüne dair notum kopenhagta kimseye türkçe küfür etmemeniz gerektiği. girdiğimiz bir markette gülce "adam kıçını amma da izledi" deyince, bu iddiaya maruz kalan market elemanı "yok ben rafa cipsleri diziyordum sadece" deyince biz baya bozulduk açıkcası. sonrasında da bol bol kendi aramızdaki konuşmalara dükkanlardaki kasiyerlerden türkçe cevaplar aldık. ikinci notum ise isveç-danimarka coğrafyasına yolunuz düştüğünde kesinlikle uğramanız gereken iskandinav işi bir milyoncu tıger. gayet uygun fiyatlara aklınıza gelebilecek bin bir çeşit ıvırzıvırı bulabilirsiniz. elinize yapışmazsa bana da bu ıvır zıvır vızır vızır şeylerden geitrebilirsiniz.
biz ucuz olsun diye otelimizi kahvaltı hariç aldığımızdan(ki bunun pintiliğimizle uzaktan yakından alakası yok, sorun kopenhagın dizgin vurulamaz pahalılığı), sabahın erken saatlerinde kalkıp kendimize kahvaltı yapıcak bi yerler aradık ve sonunda gözümüze her köşede bulunana 7/24lerden birini ve de nytorv(yeni meydan)'u kestirdik. kopenhagta bir kaç tane yeni meydan adında yer var fakat bunlar tahminlerin ötesinde pek de yeni değil. kahvaltı sırasında gülceyle bu meseleyi konuşurken, aklımıza romadayken rehberin "bunlar tabii yeni binalar, eskisinin üstüne m.s. 300lü yıllarda inşaa edilmiş" deyişiyle dakikalarca gülüşümüz geldi, sınırımızı da pek bilemediğimizden tuttuk bi 2dk daha güldük.
deniz kızına doğru yürürken rehber kitabımızda yakınlarda bir yerlerde bir kule olduğu yazınca dedik ki bir gidelim görelim. çok da pahalı değilse bir girer gezeriz. giriş ücreti yaklaşık 20krondu. danimarka koşullarında birden bire bize gayet uygun geldiğinden, okul gezisine gelen sapsarı dan öğrencilerle birlikte başladık kuleye tırmanmaya. rundetarn bildiğimiz kulelerden değil, 35m yüksekliğe merdiven değil de kulenin etrafını saran rampayla çıkabiliceğiniz şekilde inşaa edilmiş. gözünüzün önüne daracık bir rampa gelmesini engellemek adına tarih boyunca 3 adet kendini bilmez hükümdarın kulenin tepesine at arabalarıyla çıktığını söylemeliyim.
kulede karşılaştığımız okul grubunun buradan sonra kongens have(kralın bahçesi)'ye gidiceğini duyunca, yerellerin gittiği yerde bir hayır vardır, hem bak park filan diyorlar, salıncağa da bineriz mantığıyla biz de rotayı o tarafa çevirdik. park salıncak beklentimizi karşılamasa da, mermerden koca pilatüs topları ve de çimenlerin arasına saklanmış "buralarda bir yerlerde tuvalet var ama nerde olduğunu bilmenizi istemiyoruz" şeklindeki yön tabelalarıyla bizi baya eğlendirdi. parkın hemen yanında kraliyet ailesine ait rosenborg slot vardı. dışardan oldukça etkileyici görünen bu tuğla binanın içi bana 50kron, gülceye beleş olunca. ben kaslı dan askerleriyle kesişip kitap okumak için dışarıda kaldım, hanedanımızı temsilen de küçük kardeşi içeriye yolladım. royal danish cookie dışında içinde royal geçen şeylerden pek de hoşlanmadığımdan, arada bir kafasını çıkaran güneşin altında bahçede oturmak iyi geldi. zaten gülcenin söylediğine göre bizim rehber kitapta gösterilenler dışında pek de aktivite yokmuş içerde. yan taraftaki başka bir binada ise kraliyet askerlerinin nöbet değişimi vaktine denk geldik. bütün turistler askerleri kameraya alırken, biz de anlaşılmamanın rahatlığıyla kendilerine "sarı pipii, çamaşır ipiii" diye tempo tuttuk.
küçük deniz kızına ulaştığımızda pazarlama ve tanıtım denen şeyin büyüklüğüne bir kez daha saygı duydum. zaten önceden de bu heykel kısmının pek de matah bişi olmadığını biliyorduk ama buraya kadar geldik, görmeden dönmeyelim diye gidip bir kaç fotoğraf çekindik kendisiyle. şehrin bu kısmına kadar yürümüşken bence asıl görülmesi gereken yer, aziz alban kilisesi(sankt albans kirke). bu gotik kilise şehrin anglikan topluluğuna ev sahipliği yapıyor. hemen önünde bulunan gefion çeşmesi(gefion springvandet)'yle birlikte şehrin bu alanı insana kendisini tim burton filmlerinde gibi hissettiriyor. gefion iskandinav mitolojisinde bir tanrıça. efsaneye göre isveç kralı tanrıçaya bir gecede sürebileceği kadar toprağı hediye etme sözü veriyor. gefion da öküze çevirdiği dört oğluyla birlikte isveçin kayda değer bir kısmını sürüyor ve ardından bu sürdüğü toprağı tutup denize fırlatıyor. iskandinavlar, gefionun denize fırlattığı toprakların zealand adasını, toprakların geride bıraktığı boşluğun ise vanern gölünü oluşturduğuna inanıyorlar. söylemeden geçmek istemiyorum, toprak gözünü doyursun be kadın. toprak için oğullarını öküze çevirmek ne demek ya!?
dönüş yolunda amelienborg slot'a uğradık. genişçene bir meydanın etrafındaki dört binadan oluşan bu mekan, bir zamanlar 7.christian tarafından kraliyet ailesi mekanı olarak kullanılmış. bizim gittiğimiz mevsimin oldukça turistik olması bakımından meydanda in cin top oynuyordu. demin verdiğim bilgiye istinaden, nereye gitsek bilmem kaçıncı christian tarafından yapıldığı bilgisine maruz kaldığımızdan açıp baktım danimarkanın başından şimdiye kadar on tane christian geçmiş, sonuncusu 1899da tahtı oğlu 9.fredericke devretmiş. 1513ten 1972ye kadar zaten danimarkayı bir christian, bir frederick yönetmiş, bu ikilem 72de şimdiki kraliçe margrethenin başa geçmesiyle son bulmuş. almelienborg ve de kısa bir danimarka tarihinden sonra buraya kadar gelmişken marmorkirken(mermer kilise)'e de gidelim dedik ama ne yazık ki kendisinde tadilat çalışmaları olduğundan dışarıdan bakıp bir kaç fotoğraf çekmekle yetindik.
ikinci günün sonunda da pahalı danimarka mutfağını es geçip bir kaç smorrebrod, bol köri soslu china box ve de 7/24ten alınmış biraları meydanda içerek günü sonlandırdık. bugüne dair notum kopenhagta kimseye türkçe küfür etmemeniz gerektiği. girdiğimiz bir markette gülce "adam kıçını amma da izledi" deyince, bu iddiaya maruz kalan market elemanı "yok ben rafa cipsleri diziyordum sadece" deyince biz baya bozulduk açıkcası. sonrasında da bol bol kendi aramızdaki konuşmalara dükkanlardaki kasiyerlerden türkçe cevaplar aldık. ikinci notum ise isveç-danimarka coğrafyasına yolunuz düştüğünde kesinlikle uğramanız gereken iskandinav işi bir milyoncu tıger. gayet uygun fiyatlara aklınıza gelebilecek bin bir çeşit ıvırzıvırı bulabilirsiniz. elinize yapışmazsa bana da bu ıvır zıvır vızır vızır şeylerden geitrebilirsiniz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder