Bloga son postu girdiğim cuma gününden beri çılgın atıyoruz sevgili seyirciler. Çok acayip şeyler oluyor memlekette. Ben genelde Türkiye'den hoşlandığım ya da bir süre uzak kaldığımda memleket derim, onun dışında ülke diye soyutlamak daha rahatıma gelir ama şu 4 gündür bildiğin memleket lan burası, buram buram memleket. Tezer Özlü, "Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" demiş zamanında. Doğrudur, bizi hala öldürmek istiyorlar, hatta öldürdüler de ama burası onların ülkesiyse bizim de memleketimiz. Bir de öyle güzel şeyler oluyor ki memlekette, tadından yenmiyor vallahi. Kolluk kuvvetlerinin ve de hükümetin bütün çirkinliğinin karşısında direniş zerafetini korumaya devam ediyor. Te allam ya, valla o kadar güzel insanlarmışız ki, padişahım sağ olsun içimizdeki cevheri açığa çıkardı. Tabii insanlar yaşanan vahşeti de, insanların birbirini ve memleketlerini korurken gösterdikleri direnişi de göremiyor televizyonda. O sebepten ben kimin ne yaşadıysa, neye şahit olduysa bunları insanlarla paylaşmasının değerli olduğunu düşünüyorum. Ülke değişiyor, memleket oluyor; bizler değişiyoruz, kardeş oluyoruz.

Cuma akşamı yaşananlardan bahsetmek istiyorum önce. Buradakilerin bir kısmını facebook'ta da okumuş olabilirsiniz ama ben kendim yaşamış ve yazmış olmama rağmen tekrar tekrar okumaktan, hatırlamaktan sıkılmıyorum. Umarım siz de sıkılmazsınız. Şimdi düşününce yaşadıklarımızın birçoğu bilim kurgu filmi gibi geliyor zaten ya da "Oğlum patlama filan gişede tutuyor, sen şuralara bir iki özel efekt daha attır" mantığıyla çekilen aksiyon filmleri gibi. Direnmenin yeni anlamını öğrendik ilkin cuma akşamı, sathı korumanın önemini ve de biber gazının sınır tanımaz diktatörlüğünü. Yav arkadaş sen nasıl bir meretsin ki, ben kendi akciğerime, ağzıma, burnuma hatta çok sıkışırsam elime, koluma sahip çıkamıyorum. Dayanabilirim gibi geliyor ama yok arkadaş, öleceğim. Çaresini bulmak uzun sürmedi ama; biber gazına tahammül süresi kısa, bu kısa süreyi dolduracak insan çoktu. Barikatın önündekiler takatten düştüğünde bir arkadakiler bu boşluğu dolduruyordu, sonra bir arkadakiler, bir süre sonra kendini dinlenmiş olarak en önde buluyordun zaten. Kötüleyip de geriye doğru çekilirken arkandan yerini almaya gelenin gözlerini görüyordun ilkin, kendini toplamanın ilk adımı da buydu zaten. Gözlerin kapanıyordu sonrasında, gazdan açacak halin kalmıyordu, körlemesine ilerlerken arkandakiler kafanı koruyordu, yandakiler suratına solüsyon sıkıyordu (ki "oğlum olursa 'renue', kızım olursa 'talcid'" yazan arkadaşın yaşadığı kafayı çok iyi anlıyorum, o ne güzel şeydir arkadaş). İyiysen bir kenara çekilip dinleniyordun (iyi olmanın şartı da şu; kendi başına yürüyebiliyorsan, yaralanmadıysan, öğürmüyorsan turp gibisin maşallah), kötüysen başında bitiveriyordu kardeşlerin. "Seni taşıyalım mı?" dünyanın en normal sorusuydu, yüzün başkaları tarafından talcidli solüsyonla temizlenirken ilk banyosunu yapan bebeğe gösterilen şefkat vardı etrafında. Şefkat ve de kahramanlık her yerdeydi zaten, kolluk kuvvetleri ipekli giysiler giyse Walt Disney dayanamaz her türlü masala yaptığı gibi bizim hikayemizin de haklarını alırdı yeminlen. Öyle bir kahramanlık, öyle bir şefkat, öyle bir duygusallık. Epik işte bebeğim, bildiğin epik. Kaçmak yerine etrafındakileri korumak için çıplak elle biber gazı kapsülünü geri fırlatan adama kahraman denir, kuleden sevgilisini kurtaran adama değil. Bir de söylemeden edemeyeceğim, panzerin üstüne doğru deli deli bakıp yürüyen adam var ya, hani suratında çatkı, bir taraftan yanındakileri kollar, o varken sokayım prince charming'e.

Cumartesi gününün başlarında daha rahattık. Bir ara Taksim'den Dolmabahçe'deki buluşmaya giderken bir grup polisle burun buruna geldik. Ne komik sahneydi o ya. "Nereye gidiyorsunuz?" 9-10 kişilik grup ses çıkarmadan sola doğru çark yapıp polisin tam karşısındaki sokağa girer. "Dağılın bak, gidemezsiniz." Polis kitlenin tam arkasındadır, araları 8-9 metre olur. Grup az az hızlanır. Polisin o anda aklı başına gelir ve de amir kendini toplar. "Dağıt lan şunları, dağıt, dağıt, dağıt." Tısssss!! Grup tabii o arada 4x100 m koşan Jamaika milli takımı havasına girmiş sokağın diğer ucuna ulaşıp çark bile etmiştir. Sonrasında şanlı Gümüşsuyu tırmanışımız var tabii, alana ilk girişimiz ve de girer girmez canlı yayın araçlarının arasında müdahale yiyişimiz ve de az geri çekilişimiz. Bu arada o kadar kalabalıktık ki, kitlenin yarısının bu ilk müdahaleden haberi bile olmamış, olan en önden yürüyen tez canlı kitleye oldu. Bu arada, alana geri dönerken iriliği ve de Stalin bıyıklarıyla nam salmış bir yoldaşımız "TKP sen niye geri çekiliyorsun?" deyince istemsizce "Valla ben zaman zaman biraz tırsıyorum" dedim. Komikti bence, bir de bildiğin ağzımdan kaçtı. Bana gülenler oldu orada, görmedim değil ama kendim de gülüyordum, o sebepten garip kaçmadı. Sonrasında ikinci müdahale geldi zaten. Dün akşam Akaretler'de yediğimiz son müdahaleye kadar en korkuncu buydu bence. Açık alandasınız, tamam gaz fazla ama sorun gaz değil. Sağınızdan solunuzdan vızır vızır kurşun taklidi yapan biber gazı kapsülleri geçiyor. Arkadaşınızı kaybetmemeye çalışıp mantıklı bir çıkış yolu arıyorsunuz (sudoku çözmek alzheimer olma riskinizi azaltır diyorlardı, bir de polisten kaçarken bütün ihtimalleri düşünüp en az riskli olanını seçmeye çalışmayı denesinler, orada kurduğumuz mantık silsilesi alzheimer'a çare bulur yeminlen), bunu yaparken bir taraftan da "devir kötü, kolla götü" durumları. Biz yolumuzu yine bir kahraman sayesinde bulduk, birbirimizi iki tarafa çekiştirip hiçbir yere ilerleyemezken 50'li yaşlarda beyaz saçlı bir amca bütün gazı kendisi yemek pahasına vızır vızır dolanan kapsülün üzerine çıktı ayaklarıyla, biz de onun hemen yanından Kazancı Yokuşu'na saptık. Aklımızda 1 Mayıs 77'de anlatılanlar, götümüz ezilme tehlikesiyle üç buçuk ata ata güvenli bir yere vardık. Burada camdan insanlara su ve buz dağıtan teyzelerle karşılaştık. Tuvalet ihtiyacı sebebiyle kendilerinde kısa süreli bir misafirlik yaşadık, çıkarken cebimize sigara sokuşturmaya çalışıyorlardı. Nasıl duygulandık bilemezsiniz. Sonrasında da polis geri çekilirse dünya ne kadar güzel bir yer olurmuş onu gördük meydanda. Akşam Beşiktaş'taki terörün boyutlarını duyana kadar keyfimiz yerinde mutlu mesut gülümsedik hayata ama hükümet ve de kolluk kuvvetleri boş durur mu, "Aha" dediler, "buyrun size heves, buyrun size kursak."
Yalnız biz de dün hem muhteşem mitingimizle hem de sonrasındaki şanlı Akaretler Direnişi'yle bu laflarını iade ettik kendilerine. Bu post ziyadesiyle uzun olduğundan "Bir avuç(!) çapulcu Taksim'de" ve de "POMA'nın yan sokağında neler oldu" konulu yazımızı bölmek zorunda kaldım. Bir sonraki post'ta okuyabilirsiniz...
"Ne olucak diyorsunuz ya, o oldu amk!"