29 Aralık 2013 Pazar

Topuklu ayakkabı giyilebilen günler vardır

Pazar sabahlarını severim. Öğle saatlerine dair ise net bir yargıya sahip değilim. SANIRIM PAZAR ÖĞLESİZ. Hayatı 7 günün 5’inden sıkılmakla geçen her normal insan gibi, benim de pazar akşamlarına dair sıkıntılarım var. Bir günü kendi isteğinden bağımsız olarak 3’e böldüğüm için ise hiç pişman değilim.

Ne yapmam gerektiğinin söylenmesinden hoşlanmayışımı çocukça bulabilirsiniz. Pazar sabahları aynı fikirde olmadığım insanlardan da pek hazzetmem zaten. Bunun yerine, bir yere varma amacı taşımadan evden çıkan pazar sabahının arkasına takılmayı tercih ederim. Hiçbir şey yapmasa bile yapabileceğinin huzuruna sahip her miskin gibi, henüz yapmadıklarımın varlığından dehşetli bir haz alıyorum.

Bu pazar mı? Bu pazar hiçbir şey olmadı. Biraz sizi özledim, biraz onu, biraz da bunu. Çok büyük bir iş başarıyormuşcasına dönen rüzgârgülüne baktım, topuklu ayakkabı giydim; seninle bir bira içseydik diye düşündüm ama bunu sana söylemedim, ona da söylememiştim zaten. Pazar sabahları aklıma gelip de içmediğim bütün biraların üzerinde düşünülemeyecek kadar içilmiş sayılacağına karar verdim. 

12 Haziran 2013 Çarşamba

Korkmuyor musunuz?*

”Kırılganlık, tek gerçek varoluş halidir. Kırılgan olmak yaralanmaya açık olmak anlamına geldiği kadar, mutluluğa, zevke de açık olmak anlamına gelir. Yaralara açık olmak aynı zamanda lütufa ve güzelliğe de açık olmaktır. Kendi kırılganlığını ne sakla ne de inkar et: o senin en kıymetlin. Kırılgan ol: Korkuyla titre ve sarsıl. Sana gelebilecek olan yeni lütuflar, ihsanlar, güzellikler ancak sen kırılganken, yani açıkken gelebilir.”
Stephen Russell


  Bir Fransız muhabir, "Korkmuyor musunuz?" diye sormuştu. Korkuyoruz tabii ki, manyak mıyız biz? Oradan size yeşil adam Hulk gibi mi görünüyoruz? Çantamızda solüsyon, vicks, ventolin; kafamızda baret; ağzımızda çatkı olunca biraz daha güvende hissediyoruz kendimizi. Daha sokağa çıkmadıysanız aynada bir bakın bu kıyafetlerle kendinize. Bildiğin komiğiz aslında, kafamızda çevik kuvvetlerin kıyafetleriyle yan yana getirince görüntüyü, daha da komiğiz. Korkuyoruz ama yine de alanlardayız. Daha çok korktuğumuz şeyler var çünkü. Bu kadar biber gazından sonra muhtemelen 3 kafalı doğacak çocuklarımızın daha da boktan bir ülkede yaşamasından korkuyoruz mesela ya da o 3 kafalı çocukları doğurup doğurmama, yapıp yapmama kararının elimizden alınmasından. İş güvenliği raporlarında istatistik olmaktan korkuyoruz. Askerde eğitim zayiatı ya da ülke sınırları dışında "vatan için öldü" diye haber olmaktan ya da olamamaktan korkuyoruz. Devlet eliyle öldürülüp arkamızdan "aman da onlar çapulcuydu, bir diğeri de kaçakçıydı" denmesinden de korkuyoruz. Bir gün o buz gibi biraya elimizi uzattığımızda "onun yerine padişah şerbeti verelim" denmesinden bile korkuyoruz. 


  Bir süredir bunu düşünüyorum aslında. Kaybetmekten ya da kazanamamaktan korktuğumuz şeyler ne kadar da komik. 46 kromozomum, bi kafam, ne bileyim pankreasım olduğu için elde etmiş olmam gereken şeyler aslında bunlar benim. Kıvrım kıvrım beynimiz var arkadaş, azıcık kullanınca hiç de korkulacak şeyler söylemiyoruz ki biz. Evet, korkuyoruz ama bir taraftan İstiklal Caddesi gaz altındayken bandoyla ritim tutup dans eden uzaylılar olabiliyoruz. Evet, korkuyoruz ama yine de alanlardayız. Evet, biraz mantıklı düşünebilsek aslında bunların hiçbirinden korkmamıza gerek yok, komik. Biz de komiğiz. Tipimiz bile komik lan.


*Bu yazıyı facebookta post olarak yazmıştım aslında ama sonra kaybolup gitmesini istemediğimden bloga da ekledim.

Gördüğüne yapıştır*



"Gördüğüne yapıştır, gördüğüne yapıştır. Allah yardımcın olsun, ne diyeyim."

  O gördüğünde yapıştırdığın benim. Başında beklediğin de benim nefes alamazken az önce sığındığım cadde. İlk araya kadar boylu boyunca koştum, ondan önce de meydanda koşmuştum ama o kısmı bölük pörçük hatırlıyorum. Malum arkadaşların daha öncesinde görmeden yapıştırdığından o anda bütün hücrelerim oksijene doğru koşuyordu, karar alabilme yeteneğim pek de sağlam sayılmaz yani.

  Ben Gonca. 24 yaşındayım. Okumaktan pek de hazzetmediğim bir bölümde okuyorum. Yine de bir ara bitirebilecek yetkinliğe sahip gibiyim. Mühendis olacağım. Basit konuşmak gerekirse şu AKM gibi binaların kolon kirişlerine ne kadar demir, ne kadar çimento konacak onu söyleyeceğim. Balkonda kitap okurken bira içmekten, dalmaktan, yüzmekten, bir de ezginin hayvan gibi televizyonunda film izlemekten hoşlanıyorum. İki kedim var. Bir de insanların boktan sebeplerden ölmeyeceği bir ülkeye dair inancım. Kime sorsan söyler o meydandaki insanlarla kıyasladığında aşırı denebilecek bir dünya görüşüm olduğunu: Sosyalist.

  Haftada 60 değil ama 40 saat üretime katkıda bulunup sonrasında dalmaya gidebilmek istiyorum ben. Bozkırın ortasında büyüdüm ama nedense suyla aramda enteresan bir çekim var. İstediğim kitapları okuyabilmek, tiyatroya gidebilmek, istediğim saatte içki içebilmek istiyorum. Ben bunları yaparken de kimse açlıktan ölmesin istiyorum, insanlar muayene parasını veremediği için hastane kapılarında ölmesin, işçiler boktan iş güvenliği tedbirlerinin maliyetinden daha ucuza geldikleri için katledilmesin, orta doğu fatihi olma hayalleri onlarca insanın canına mal olmasın, ha bir de tabii cıss kimse kimseyi sömürmesin istiyorum. Böyle biz bize konuşsak aslında mantıksız şeyler istemiyorum. Bence baya baya mantıklı şeyler istiyorum zaten de, sana senin tabirinle "ideolojik" değil, hayata yaslanan bir şekilde anlatabilirim.

  Sanırım sen beni yine de dinlemeyeceksin. Sanırım benim de çok umrumda değil zaten artık, senin yüzünden senin bir gün beni dinleyeceğine dair inancımı yitirdim. O yüzden, gördüğüne yapıştır, allah yardımcın olsun, ne diyeyim?


*Bu yazıyı facebookta post olarak yazmıştım aslında ama sonra kaybolup gitmesini istemediğimden bloga da ekledim.

6 Haziran 2013 Perşembe

Neler oluyor hayatta? - Pazar

  Bu post'un geç gelişinden de anladığınız üzere pek yazasım kalmadı benim. "Biber gazı bizde kafa yapıyor" derken abartmıyormuşuz, dün evde dinlenirken resmen düşüş yaşadım. Bir karamsarlık, bir mutsuzluk hali, yanımda birileri olsa muhtemelen "Bi kapsül atalım, açılırsın" filan derdi. Demedi ya lan kimse, o kimseler çünkü ya Gezi'deydi, ya işteydi ya da ölmüşlerdi de ağlayanları yoktu evde. Pazar günkü mitingden de bahsedesim kalmadı pek. Bu akşam için Sezen Aksulu, Sertab Erenerli konser haberleri düşüyor önüme, benim aklım Ankara'da, Dersim'de. En başında Gezi Parkı için ses çıkarıp sonrasında direnişi nasıl da tüm Türkiye'de örgütlediklerine bakıyorum Anadolu şehirlerinin, konser fikri uğuldama yapıyor beynimde. Bir de "örgütlü" insanların barikatın önüne yürürken aslan, kaplan ilan edilmesi ama çatışma hali yokken az biraz öcü olmaları da ağrıma gidiyor sanırım. (Bu cümleyi yazarken kimseye laf dokundurmak değil niyetim, birlikte direndiğimiz insanların hiçbir tanesini de bir diğerinden ayırmıyorum, ki barikatların önünde olanlar sadece örgütlü insanlardı diye bir iddiam da yok ama bazen biz de direnişte yan yana olduğunuz insan karakterimizden sıyrılıp örgütlü yanımızla duygusallaşabiliyoruz, haberiniz olsun.) Yine de tüm bunlara rağmen Pazar günü Akaretler'deki herkes kahramandı benim gözümde, çatışma deyince de direkt onlar geliyor aklıma, o sebepten onlardan bahsetmemiş olmak istemedim.


  Cuma ya da cumartesi gibi bilinçli bir tercihle direnişin parçası olmadım ben Akaretler'de. Biraz yorgun, biraz da üstteki paragrafta belirttiğim örgüt-örgüt(lü)-örgüt(süz) muhabbetleri yüzünden üzgün, eve ulaşmak adına Beşiktaş'a yürüyordum. Bir taraftan da direnişin sağlık ve de Ankara ayağından güncelleme alıyordum telefonda. Birden bana doğru yürüyen insanları fark ettim, kafamı kaldırmamla da yükselen biber gazı bulutunu gördüm. İlk defa korktum, can yeleğim yanımda değildi çünkü (Yalan, ilk defa filan korkmadım. Cumadan beri korkuyorum. niye korkmayayım arkadaş? Manyak mıyım ben? Polisten korkuyorum, yolda cüzdanını düşürmüş gibi insanlığını kaybeden adamdan korkarım ben.). Hemen aradım kendisini, neyse ki sevgili polis bizi birbirimizden ayıramamış, o da aynı müdahalenin içinde, bir iki sokak berimdeymiş yalnızca. Hemen buluşup bir durum değerlendirmesi yaptık, barikata eşya taşıyabilecek güce ya da kapsülleri geri atabilecek ekipmana sahip değildik. Facebook'ta kadınlar gününe dair yazdığım post'u okuyan arkadaşlar bilir, erkeklerin fiziki üstünlüğüne bayağı bir giydirmiş, "Lan o pazular, geniş omuzlar metrobüs itişmesi dışında bir işinize yaramıyor. O yüzden bırakın bu avcı-toplayıcı dönem kafalarını" demiştim. Dediklerimin ciddi bir kısmını yuttum pazar akşamı. Adam beton belediye saksısını kucaklayıp taşıyor arkadaş, Seyit Onbaşı sanki bana. Bu sebeptendir ki, bir miktar biber gazıyla birlikte söylediklerimi de yutup, "Beyim siz barikat kurun, kapsülleri geri atın; biz de mağaramızı süpürüp fenalaşanları yukarı taşıyalım, yüzlerine solüsyon sıkalım" moduna girdim.


  Destek güç olmaya karar verişimizden sonrası cümbüş, kıyamet. BJK Plaza ve de barikat arasında koşuşturmaca; yine, yeni, yeniden kardeşim diyebileceğim insanlar tanımaca; 5 dakikada bir, biraz uzağımdaki can yeleğine el sallayıp buradayım, bayılmadım demece; uzaklardan onun "ilaca ihtiyacı olan var mı?" diye bağıran sesini duyup güç toplamaca; iki dakika önce fenalaştığı için yukarı çıkardığın arkadaşı barikatın dibinde görüp "ben seni daha demin yukarı çıkarmadım mı?" diye fırça kaymaca; çok fena olduğu için ağzındaki solüsyonu eline tüküren arkadaşa "teşekkür etmek için elime tükürmenize gerek yok" deyip her beraber o gazın altında bir kahkaha patlatmaca; solüsyonla rahatlayan arkadaşın "öpücem ben seni" demesiyle bir kahkaha daha patlatmaca; yine aynı arkadaşın fısfısın tazyikini kastederek "gözümü sen çıkarıcaksın" diye şikayet etmesiyle "biber gazı bizde kafa yapıyor"un ne anlama geldiğini keşfetmece... Bunların hepsi Pazar geceki Şanlı Akaretler Direnişi'nin anları. Bu anları birlikte yaşadığımız herkese binlerce teşekkürler, umarım hepsi iyidir.

PS 1: O gece bizi evlerinde ağırlayan, gecenin bir yarısı patates kızartmasıdır, kahvesidir bizi besleyen Ebru Abla ve Yekta Abi'nin hakkını ödeyemeyiz ama şunu diyebiliriz: "Zengin eylemcilerin kaliteli gaz maskeleri var, kıskanıyoruz" (:
PS 2: Biz Akaretler'deyken dostlarımız da hemen yanımızda Dolmabahçe'deydi. Bu da oralardan bir direnişçinin anlatımı. Okuduğum en iyi blog yazılarından biri. Tanışmam kendisiyle ama canımdır, ciğerimdir, kardeşimdir. Evini bilsem gidip tavuk suyuna çorba yapacağım, o denli sevdim kendisini. 

3 Haziran 2013 Pazartesi

Neler oluyor hayatta? - Cuma ve cumartesi yaşananlar

  Bloga son postu girdiğim cuma gününden beri çılgın atıyoruz sevgili seyirciler. Çok acayip şeyler oluyor memlekette. Ben genelde Türkiye'den hoşlandığım ya da bir süre uzak kaldığımda memleket derim, onun dışında ülke diye soyutlamak daha rahatıma gelir ama şu 4 gündür bildiğin memleket lan burası, buram buram memleket. Tezer Özlü, "Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" demiş zamanında. Doğrudur, bizi hala öldürmek istiyorlar, hatta öldürdüler de ama burası onların ülkesiyse bizim de memleketimiz. Bir de öyle güzel şeyler oluyor ki memlekette, tadından yenmiyor vallahi. Kolluk kuvvetlerinin ve de hükümetin bütün çirkinliğinin karşısında direniş zerafetini korumaya devam ediyor. Te allam ya, valla o kadar güzel insanlarmışız ki, padişahım sağ olsun içimizdeki cevheri açığa çıkardı. Tabii insanlar yaşanan vahşeti de, insanların birbirini ve memleketlerini korurken gösterdikleri direnişi de göremiyor televizyonda. O sebepten ben kimin ne yaşadıysa, neye şahit olduysa bunları insanlarla paylaşmasının değerli olduğunu düşünüyorum. Ülke değişiyor, memleket oluyor; bizler değişiyoruz, kardeş oluyoruz. 


  Cuma akşamı yaşananlardan bahsetmek istiyorum önce. Buradakilerin bir kısmını facebook'ta da okumuş olabilirsiniz ama ben kendim yaşamış ve yazmış olmama rağmen tekrar tekrar okumaktan, hatırlamaktan sıkılmıyorum. Umarım siz de sıkılmazsınız. Şimdi düşününce yaşadıklarımızın birçoğu bilim kurgu filmi gibi geliyor zaten ya da "Oğlum patlama filan gişede tutuyor, sen şuralara bir iki özel efekt daha attır" mantığıyla çekilen aksiyon filmleri gibi. Direnmenin yeni anlamını öğrendik ilkin cuma akşamı, sathı korumanın önemini ve de biber gazının sınır tanımaz diktatörlüğünü. Yav arkadaş sen nasıl bir meretsin ki, ben kendi akciğerime, ağzıma, burnuma hatta çok sıkışırsam elime, koluma sahip çıkamıyorum. Dayanabilirim gibi geliyor ama yok arkadaş, öleceğim. Çaresini bulmak uzun sürmedi ama; biber gazına tahammül süresi kısa, bu kısa süreyi dolduracak insan çoktu. Barikatın önündekiler takatten düştüğünde bir arkadakiler bu boşluğu dolduruyordu, sonra bir arkadakiler, bir süre sonra kendini dinlenmiş olarak en önde buluyordun zaten. Kötüleyip de geriye doğru çekilirken arkandan yerini almaya gelenin gözlerini görüyordun ilkin, kendini toplamanın ilk adımı da buydu zaten. Gözlerin kapanıyordu sonrasında, gazdan açacak halin kalmıyordu, körlemesine ilerlerken arkandakiler kafanı koruyordu, yandakiler suratına solüsyon sıkıyordu (ki "oğlum olursa 'renue', kızım olursa 'talcid'" yazan arkadaşın yaşadığı kafayı çok iyi anlıyorum, o ne güzel şeydir arkadaş). İyiysen bir kenara çekilip dinleniyordun (iyi olmanın şartı da şu; kendi başına yürüyebiliyorsan, yaralanmadıysan, öğürmüyorsan turp gibisin maşallah), kötüysen başında bitiveriyordu kardeşlerin. "Seni taşıyalım mı?" dünyanın en normal sorusuydu, yüzün başkaları tarafından talcidli solüsyonla temizlenirken ilk banyosunu yapan bebeğe gösterilen şefkat vardı etrafında. Şefkat ve de kahramanlık her yerdeydi zaten, kolluk kuvvetleri ipekli giysiler giyse Walt Disney dayanamaz her türlü masala yaptığı gibi bizim hikayemizin de haklarını alırdı yeminlen. Öyle bir kahramanlık, öyle bir şefkat, öyle bir duygusallık. Epik işte bebeğim, bildiğin epik. Kaçmak yerine etrafındakileri korumak için çıplak elle biber gazı kapsülünü geri fırlatan adama kahraman denir, kuleden sevgilisini kurtaran adama değil. Bir de söylemeden edemeyeceğim, panzerin üstüne doğru deli deli bakıp yürüyen adam var ya, hani suratında çatkı, bir taraftan yanındakileri kollar, o varken sokayım prince charming'e.


  Cumartesi gününün başlarında daha rahattık. Bir ara Taksim'den Dolmabahçe'deki buluşmaya giderken bir grup polisle burun buruna geldik. Ne komik sahneydi o ya. "Nereye gidiyorsunuz?" 9-10 kişilik grup ses çıkarmadan sola doğru çark yapıp polisin tam karşısındaki sokağa girer. "Dağılın bak, gidemezsiniz." Polis kitlenin tam arkasındadır, araları 8-9 metre olur. Grup az az hızlanır. Polisin o anda aklı başına gelir ve de amir kendini toplar. "Dağıt lan şunları, dağıt, dağıt, dağıt." Tısssss!! Grup tabii o arada 4x100 m koşan Jamaika milli takımı havasına girmiş sokağın diğer ucuna ulaşıp çark bile etmiştir. Sonrasında şanlı Gümüşsuyu tırmanışımız var tabii, alana ilk girişimiz ve de girer girmez canlı yayın araçlarının arasında müdahale yiyişimiz ve de az geri çekilişimiz. Bu arada o kadar kalabalıktık ki, kitlenin yarısının bu ilk müdahaleden haberi bile olmamış, olan en önden yürüyen tez canlı kitleye oldu. Bu arada, alana geri dönerken iriliği ve de Stalin bıyıklarıyla nam salmış bir yoldaşımız "TKP sen niye geri çekiliyorsun?" deyince istemsizce "Valla ben zaman zaman biraz tırsıyorum" dedim. Komikti bence, bir de bildiğin ağzımdan kaçtı. Bana gülenler oldu orada, görmedim değil ama kendim de gülüyordum, o sebepten garip kaçmadı. Sonrasında ikinci müdahale geldi zaten. Dün akşam Akaretler'de yediğimiz son müdahaleye kadar en korkuncu buydu bence. Açık alandasınız, tamam gaz fazla ama sorun gaz değil. Sağınızdan solunuzdan vızır vızır kurşun taklidi yapan biber gazı kapsülleri geçiyor. Arkadaşınızı kaybetmemeye çalışıp mantıklı bir çıkış yolu arıyorsunuz (sudoku çözmek alzheimer olma riskinizi azaltır diyorlardı, bir de polisten kaçarken bütün ihtimalleri düşünüp en az riskli olanını seçmeye çalışmayı denesinler, orada kurduğumuz mantık silsilesi alzheimer'a çare bulur yeminlen), bunu yaparken bir taraftan da "devir kötü, kolla götü" durumları. Biz yolumuzu yine bir kahraman sayesinde bulduk, birbirimizi iki tarafa çekiştirip hiçbir yere ilerleyemezken 50'li yaşlarda beyaz saçlı bir amca bütün gazı kendisi yemek pahasına vızır vızır dolanan kapsülün üzerine çıktı ayaklarıyla, biz de onun hemen yanından Kazancı Yokuşu'na saptık. Aklımızda 1 Mayıs 77'de anlatılanlar, götümüz ezilme tehlikesiyle üç buçuk ata ata güvenli bir yere vardık. Burada camdan insanlara su ve buz dağıtan teyzelerle karşılaştık. Tuvalet ihtiyacı sebebiyle kendilerinde kısa süreli bir misafirlik yaşadık, çıkarken cebimize sigara sokuşturmaya çalışıyorlardı. Nasıl duygulandık bilemezsiniz. Sonrasında da polis geri çekilirse dünya ne kadar güzel bir yer olurmuş onu gördük meydanda. Akşam Beşiktaş'taki terörün boyutlarını duyana kadar keyfimiz yerinde mutlu mesut gülümsedik hayata ama hükümet ve de kolluk kuvvetleri boş durur mu, "Aha" dediler, "buyrun size heves, buyrun size kursak." 

  Yalnız biz de dün hem muhteşem mitingimizle hem de sonrasındaki şanlı Akaretler Direnişi'yle bu laflarını iade ettik kendilerine. Bu post ziyadesiyle uzun olduğundan "Bir avuç(!) çapulcu Taksim'de" ve de "POMA'nın yan sokağında neler oldu" konulu yazımızı bölmek zorunda kaldım. Bir sonraki post'ta okuyabilirsiniz...


"Ne olucak diyorsunuz ya, o oldu amk!"

31 Mayıs 2013 Cuma

Bu Alanda "Çatışma" Var!

  Polis, kamu düzenini ve yurttaşların canını, malını ve temel hak ve özgürlüklerini korumakla görevli, yasa uygulayıcı bir kamu görevlisidir. Türkçe‘ye Fransızca'dan geçen polis kavramının kökeni, Latince "politia (vatandaşlık, hükümet)" ve bundan öncesinde de Yunanca "polis (şehir)" sözcüklerine dayanır.

  Polis sözcüğü bence kökünü faşizmden alır, işçi düşmanlığından alır, nefretten alır. Polisin nefret ettiği kişi, bu nefretin sebeplerini anlayabilmek için kitaplar okur, bu konu üstüne düşünür. Polis içinse 1 Mayıs günü birilerine "or.spu" diyerek tekme atmanın, sabahın köründe çadır yakmanın, insanları kovalayarak daha yakın, çok daha yakın mesafeden biber gazı sıkmanın irdelenecek bir yanı yoktur. Üzerine bir şeyler okumak konusu ise onlara çook çook uzaktır, zira oyuncaklarının kullanma kılavuzlarını bile okumadıklarını son 1 Mayıs'ta Dilan'a yaptıklarından biliyoruz. 





  Ağaç, tek gövdesi bulunan, beslenmeyi ana ve yan köklerden alan en az 4-5 m boyundaki çok yıllık odunsu bitkidir. İlkokul hayat bilgisi dersi gibi anlatmak gerekirse; ağaçlar gün ışığında fotosentez yaparak havadaki karbondioksidi alıp yerine oksijen verirler, sıcak yaz günlerinde gölgesinde oturulur, hala geri dönüşüm konusunda bayaa geride olduğumuz için de zaman zaman bize kağıt olarak geri dönerler. Makul bir organizmanın ağaçtan ya da ağacı korumak isteyen insanlardan nefret etmesi mümkün değildir. Zaten makul organizmaların yaşadığı bir toplumda birilerinin ağaçları savunmak zorunda kalması bile absürd kabul edilmelidir. 

  2 ineğiniz varsa diye başlayan komünizm, faşizm tanımlamaları vardır. Mesela; Sosyalizmde, iki ineğiniz varsa birini komşuya verirsiniz. Komünizmde, iki ineğiniz varsa devlet ikisini de alır, size süt verir. Faşizmde, iki ineğiniz varsa devlet ikisini de alır, size süt satar. Nazizmde ise iki ineğiniz varsa devlet ikisini de alır, sizi kurşuna dizer. Son birkaç gündür yaşananlar faşizme bu tarzda yeni bir tanım getirdi. 
AKP ağacınız varsa bunu alır, size AVM verir. Neden? Çünkü, "Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser." Siz buna direnirseniz sizi döver. Dövmediği zamanlarda da gölgesinde kitap okumanız için size polis kalkanı tahsis eder. 


30 Mayıs 2013 Perşembe

Hepimiz Büyücüyüz!

  Engizisyon (inquisitio), sorgulama anlamına geliyor. İnsanlık -başka bir deyişle insan olamama- tarihinde Katolik Kilisesi tarafından dönem dönem engizisyon mahkemeleri kuruldu. Özellikle İspanyol Engizisyonu, İspanya'dan kaçarak Osmanlı topraklarına sığınan Yahudiler üzerinden ecdadımızın yüce gönüllülüğüne dikkat çekmek amacıyla sık sık muhabbetlere meze edilir. 



  Taksim Gezi Parkı'nın katledilmesine direnen insanların çadırlarının yakıldığı fotoğrafları gördüğümden beri aklım hep engizisyon mahkemelerine gidiyor. Özellikle de ben diyeyim büyücü, siz deyin kiliseye zıt giden kişilerin kazıklara bağlanıp diri diri yakılması kısmına. 3 gündür Gezi Parkı'nda direnen insanların günümüz iktidarına zıt gittiğini bir kez daha tekrar etmek, malumun ilanı olur. Yine de yazıda yer alan iki fotoğraf arasında görsel olarak 7 fark, zihniyet olarak sonsuz benzerlik bulmak mümkün.


29 Mayıs 2013 Çarşamba

Ungeizefer

  "Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu." 

  Aslında kitabın Almanca aslında kendini "Ungeziefer" olarak bulmuştu; "kurban edilmeye uygun olmayan kirli hayvan." Son birkaç senedir Türkiye'de uyanan çoğu kişinin kendini böcek olarak bulduğu düşünülürse dilimize yerleşmiş olan çevirinin bize çok daha uygun olduğu düşünülebilir. Zira, erk sahipleri "kirli hayvanlar" olduğumuz konusunda kelime anlamıyla hemfikir olsalar da, "kurban edilmeye uygun olmadığımız" kısmında bir fikir ayrılığı yaşıyorlar. Onlara göre kurban edilip edilemeyeceğimiz bir tartışma konusu değil, zira kurban olduğumuzu filan da düşünmüyorlar. Onlara göre biz bir avuç marjinaliz ve de kurban olarak nitelendirilmeyi hak edecek mazlum formasyonundan da yoksunuz.  

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Anneanneleri özlemek

  Anneannem 85 yaşında benim. Ölüyor. Bir gün üresi yükseliyor, bir gün kanı sulanıyor; ona göreyse hep yaşlılığı tutuyor. Hepimiz biliyoruz öldüğünü. Birbirimize bunun olağan olduğundan bahsediyoruz, sonra da telefonu kapatıp yarım saat ağlıyoruz. Sürekli bir vedalaşma halindeyiz, ne zaman arasam anneannemi, "kızımmm" demeden gözleri dolmaya başlıyor.

  Geçen günlerde anneannem suratında munzur bir ifadeyle "Ehhhh Fahri Bey, senden uzun yaşadım işte" deyiverdi. Elif Key'in yazısını okuyunca o günkü hali geldi anneannemin gözümün önüne. Anneannem gelince durur mu dedem de geldi. "Mediha Hanım benden uzun yaşadın ama ben hiç yalnız kalmadım" dedi. O öyle deyince içimde bir yerlere bir yumru oturdu. Anneanneyi hastaneye kaldırdığımız günlerden birinde dedem yatağın başında gözleri dolu dolu "Beni bırakıp da bir yere gidemezsin" demişti. Gülümsedim dedeme, "O ne be Edişko, Büdüşko" gibi demesine aldırmadan "Evet" dedim "dedişko, her zamanki gibi senin istediğin oldu. Hiç yalnız kalmadın sen."

  Düşünüyorum da, dedemi hep daha çok sevdim aslında ben. Bildiğin aslan gibi adamdı, ölmeden 10 gün öncesine kadar hiç tökezlemedi, kilo almadı, bir yerleri ağrımadı, babamdan daha dinç olduğunu düşündüm hep. Sanki kabuğu yaşlanıyordu ama içinde hala elli kiloluk gübre çuvallarını bir silkeleyişte atan büyük dedenin kahyası vardı.

  Dedem hayatı boyunca bir kere ciddi ciddi hastalandı, o zaman da öldü zaten. Son gördüğümde yoğun bakım camının ardından bana öpücük yolladı. Bir tek torunlarına öpücük yollardı zaten, çocuklarını böyle şımartmaya gerek yoktu, mazallah tepene çıkarlardı. Dedemin öldüğünü öğrendiğim sabah ağlamadım. Yataktan çıkıp duş aldım, sonra da trene atlayıp eve gittim. O zamanlar tren vardı tabii, hüznünüzü şehirler arası otobüs firmalarının koltuk arkası multi medya sistemlerine bakarak yaşamak zorunda değildiniz. Eve varıp da dedemin kapının önüne konmuş ayakkabılarını görene kadar ağlamadım. Ayakkabıları görünce aklıma dedemin hep özel günler için sakladığı lacileri geldi. Duvarın dibine çöküp bir de laciler için ağladım. Bir de çocukluğum için sanırım.

  Şimdi sıra anneannemde, biliyorum. Hayatında belki de hiçbir Almanca sözcük duymamasına rağmen beni Alman disipliniyle yetiştiren kadın ölüyor. Yok yok, yaşlılığı tutuyor. Ben de oturup bir fincan kahve eşliğinde çocukluğuma ağlıyorum. 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Sor bana kıskanç mıyım?

  Uzun zamandır bloga girmediğimden ötürü, dün akşam eski yazıları filan okudum, o kesmedi açtım taslaklarda aklıma neler gelmiş de her zamanki sorumsuzluğumla devam ettirmemişim onlara bir göz attım. Ve dee kıskançlığa dair yazdığım şu notu buldum.

"ben aslında zinhar kıskanç bir kadın değilim. sadece kadınların sevgiliyle flört etmelerinden hoşlanmıyorum. zevk meselesi canım bu, illa bi karakteristik özellik olarak üstüme yapışmak zorunda değil. yoksaa benim kendime güvenim tam şekerim. ayrıca flört var, flört var. şimdi bir naya rivera (biliyorum hiç kimseye bir anlam ifade etmedi, kendisi glee'nin santana'sı, melezlerin şahı filan fişman, daha detaylı bilgi isteyenler için bknz. google) gelse sevdiceğime iki göz süzse hayatta da kıskançlık yapmam, hatta özgüvenim tavan yapar, içimden de "lan şuna göz süzeceğine, benimle ilgilensene hatun" derim. amma velakin, alttan altta laf atmacalar filan, bunlar şık hareketler değil şekerim, bi de lisede filan kaldı diye biliyordum ben onları, gerekli savunma silahları geliştiremiyorum o sebepten."

  Zamanın bağrında bir aralar çok tatlı bir insanmışım ve kendime olan özgüvenim tammış. Bir de karşımdaki adama çok güveniyormuşum sanırım. İtiraf etmem gerekirse bu tarz konularda hala kendisine güveniyorum, bi iletişimimiz kalmadı, onunla ilgili alacağım en iyi haber, o haberi hiç almamak olabilir ama yine de yiğidi öldürürüm ama hakkını da veririm.

  İşte ben bu notu çok sevimli bulup facebook'ta paylaştım. Altına da beni gayet iyi tanıyan çankırı kişisi "ne zaman yazdıysan bunu o günden bu yana çok değişmişsin" demiş. Durdum bi düşündüm. "Lan" dedim, "gerçekten o kadar da değiştim mi?" Düşününce değişmemişim gibi geliyor. Kıskanç bir insan değilmişim gibi bence ama takkeyi önüme alıp düşününce durumun aslında artık çok daha farklı olduğu ortada. Bir kere kimselere güvenmiyorum artık ben, tanrı inancımı yitirişim gibi birilerine güvenmenin de anlamsız olduğunu düşünüyorum artık. Herkes yalancı, herkes sahtekar gibi isyankar bir arabesk değil bu. Toplumsal işleyiş içinde kendi yerimi bulamamakla alakalı daha çok. Periyodik olarak ben de insanlara güveniyorum tabii ki, hatta sanırım şu anda birinin benim için bir anlam ifade edebilmesinin tek yolu o insanın yanında kendimi güvende hissetmek olabilir. (Sırf güvende hissetti diye yakın geçmişte Roma'yı yakan kadın konuşuyor a dostlar, bi bildiği vardır bence) Şimdilik birine güvenmekten anladığım tek şey, yanında güvende hissetmek. Bu ikisinin arasında da dilimizin bize sunduğu süper bi nüans var. Bir tanesi ucu açık bir süreçte bahsederken, bir diğeri bunun geçici olduğunun farkında.

  Güvenmek-güvende hissetmek hadisesinin üzerine de şöyle bir durum gelişiyor tabii ki. Yanındayken güvende hissettiğim insana aslında o kadar da güvenmediğimden ve de çoğu zaman bu insanı çok da iyi tanımadığımdan ve dee kaygan zeminler insanda bi güven eksikliği yarattığından kıskanç demesek de kuşkucu bi kadın olup çıkıveriyorum. Hayır, bir de bu duruma bünye alışkın değil. Hemen böyle bir kendinden tiksinmece, "te allam nasıl da gıcık bir insan oldum ben" deme hali geliyor üstüme ki, sanırım en fenası da bu. Sürekli geçen her bir dakikayı kafada tekrar oynatmaca; "şu şöyle miydi, bu böyle miydi?" diye fıttırmaca; kendi kendine tribe girmece; "yok ya ben rahat bi kadınım" deyip durulmaca; "ya ben nasıl bi insanım" deyip sorgulamaca filan derkenn süreç uzayıp gidiyor.

  Neyse dostlar, dağınık bir şekilde anlatmaya çalıştığım ama zannedersem çok da beceremediğim durumun özeti şu. Eğer bir zamanlar kıskanç bir kadın değilsem -ki bu da şüpheli ama şimdi açık vermeyeyim- ve de şimdi kıskanç bir kadın isem bunun sebebi güven çemberinde yatıyor. Ben artık ikili ilişkilerde ne kendime ne de karşımdakine güvenmiyorum. Zaman zaman güvende hissediyorum o kadar... (Bu süreçte emeği geçen bütün or.spu çocuklarına da buradan bir daha teşekkür ediyorum tabii)

ps: Başlık Duman'dan "sor bana pişman mıyım?" melodisiyle okunacak.

Böyle dedi kadın

  Buralarda değildim ben bir zamandır, aslında buradan beni takip eden herkesin hayatındaydım, amma ve lakin buradan bir şeyler anlatma ihtiyacı hissettiğim dönemlerden birinde değildim. Hayatımı yoluna koymaya çalışıyordum. Hayatın öyle çat diye yoluna konmayacağını anlamam 10 ay kadar almış fark ettiğiniz üzere -ki onda da yoluna sokamadım, "sikerim lan, kim yoluna koydum kararını veriyor" dedim, kestirdim attım.- 

  Hayatımı yoluna koyma çabalarımın da ne kadar saçma olduğunun farkına vardım bu süreçte aslında. Çünküüü hayatım oldukça yolunda. (Şaka len, yolunda filan değil. Şunu okuyan herkesin farkında olduğu gibi hayatlarımız komple boka batmış durumda.) Hah ama işte şu paragraf içi cümlede de bahsettiğim gibi hepimizinki boka batmış durumda. Ben sadece kendimi tanımaya başladım. Baktım ki mutluluk dediğin 7 gün 24 saat süren bir şey değil, dedim "ben nelerden zevk alıyorum?" Bir de fark ettim ki ben bu soruyu kendime sormamışım ne zamandır. "Ben" dediğin şey "biz" olmak içinde fena bencil bir şey gibi gelmiş bana ama bir de bakmışım ki "ben" yok lan ortada. Pışttt, hoppp, nerdeyim ben? 

  Ben burdaymışım, hayatımdan muhteşem mutlu değilmişim ama muhteşem mutlu olduğum birçok an varmış. O sebepten manyak gibi gidip haftada iki oyun filan izlemişim; festivalleri takip etmeye başlamışım; ibişittomun büyüyüşüne tanıklık etmişim -ki o da bana kocaman gülümseyip "tüçük mumun" demiş, "kemem ömümceği" demiş; gidip yanında mutlu hissettiklerime sarılmışım, bazılarını sonuna kadar hissetmişim; üniversite okumaktan o kadar da hoşnut olmadığımı fark edip baykuş yapmaya başlamışım ya da yastık kılıfı; kitap okumaya filan vermişim kendimi ara ara; yeni insanlar tanımışım, üstüne bir de tutup bu insanlarla saatlerce deliler gibi gülmüşüm; suyun içinde kendimi ne kadar özgür hissettiğimi hatırlayıp "sikerim lan suyun üstünü, altı yeter bana" demişim. İyi yapmışım yani ben.

  Şimdi yine, yeni, yeniden son yaptıklarımla beraber kendimi tanımaya devam ediyorum. Hı hı, evet, acayip şeyler yapıyorum. Nedendir bilemedim, geçen eski yazdıklarımdan bir şeye bakmak için girdiğimde kendimi eksikli hissettim. Hayatımda birçok şey oluyor ve de ben bunu kendimle paylaşamıyorum diye düşündüm bloga yazmadıkça, o sebeptendir ki topluma yarı açık günlüğümü bir süre de olsa güncellemeye karar verdim. 

Böyle dedi kadın.