Anneannem 85 yaşında benim. Ölüyor. Bir gün üresi yükseliyor, bir gün kanı sulanıyor; ona göreyse hep yaşlılığı tutuyor. Hepimiz biliyoruz öldüğünü. Birbirimize bunun olağan olduğundan bahsediyoruz, sonra da telefonu kapatıp yarım saat ağlıyoruz. Sürekli bir vedalaşma halindeyiz, ne zaman arasam anneannemi, "kızımmm" demeden gözleri dolmaya başlıyor.
Geçen günlerde anneannem suratında munzur bir ifadeyle "Ehhhh Fahri Bey, senden uzun yaşadım işte" deyiverdi. Elif Key'in yazısını okuyunca o günkü hali geldi anneannemin gözümün önüne. Anneannem gelince durur mu dedem de geldi. "Mediha Hanım benden uzun yaşadın ama ben hiç yalnız kalmadım" dedi. O öyle deyince içimde bir yerlere bir yumru oturdu. Anneanneyi hastaneye kaldırdığımız günlerden birinde dedem yatağın başında gözleri dolu dolu "Beni bırakıp da bir yere gidemezsin" demişti. Gülümsedim dedeme, "O ne be Edişko, Büdüşko" gibi demesine aldırmadan "Evet" dedim "dedişko, her zamanki gibi senin istediğin oldu. Hiç yalnız kalmadın sen."
Düşünüyorum da, dedemi hep daha çok sevdim aslında ben. Bildiğin aslan gibi adamdı, ölmeden 10 gün öncesine kadar hiç tökezlemedi, kilo almadı, bir yerleri ağrımadı, babamdan daha dinç olduğunu düşündüm hep. Sanki kabuğu yaşlanıyordu ama içinde hala elli kiloluk gübre çuvallarını bir silkeleyişte atan büyük dedenin kahyası vardı.
Dedem hayatı boyunca bir kere ciddi ciddi hastalandı, o zaman da öldü zaten. Son gördüğümde yoğun bakım camının ardından bana öpücük yolladı. Bir tek torunlarına öpücük yollardı zaten, çocuklarını böyle şımartmaya gerek yoktu, mazallah tepene çıkarlardı. Dedemin öldüğünü öğrendiğim sabah ağlamadım. Yataktan çıkıp duş aldım, sonra da trene atlayıp eve gittim. O zamanlar tren vardı tabii, hüznünüzü şehirler arası otobüs firmalarının koltuk arkası multi medya sistemlerine bakarak yaşamak zorunda değildiniz. Eve varıp da dedemin kapının önüne konmuş ayakkabılarını görene kadar ağlamadım. Ayakkabıları görünce aklıma dedemin hep özel günler için sakladığı lacileri geldi. Duvarın dibine çöküp bir de laciler için ağladım. Bir de çocukluğum için sanırım.
Şimdi sıra anneannemde, biliyorum. Hayatında belki de hiçbir Almanca sözcük duymamasına rağmen beni Alman disipliniyle yetiştiren kadın ölüyor. Yok yok, yaşlılığı tutuyor. Ben de oturup bir fincan kahve eşliğinde çocukluğuma ağlıyorum.
Geçen günlerde anneannem suratında munzur bir ifadeyle "Ehhhh Fahri Bey, senden uzun yaşadım işte" deyiverdi. Elif Key'in yazısını okuyunca o günkü hali geldi anneannemin gözümün önüne. Anneannem gelince durur mu dedem de geldi. "Mediha Hanım benden uzun yaşadın ama ben hiç yalnız kalmadım" dedi. O öyle deyince içimde bir yerlere bir yumru oturdu. Anneanneyi hastaneye kaldırdığımız günlerden birinde dedem yatağın başında gözleri dolu dolu "Beni bırakıp da bir yere gidemezsin" demişti. Gülümsedim dedeme, "O ne be Edişko, Büdüşko" gibi demesine aldırmadan "Evet" dedim "dedişko, her zamanki gibi senin istediğin oldu. Hiç yalnız kalmadın sen."
Düşünüyorum da, dedemi hep daha çok sevdim aslında ben. Bildiğin aslan gibi adamdı, ölmeden 10 gün öncesine kadar hiç tökezlemedi, kilo almadı, bir yerleri ağrımadı, babamdan daha dinç olduğunu düşündüm hep. Sanki kabuğu yaşlanıyordu ama içinde hala elli kiloluk gübre çuvallarını bir silkeleyişte atan büyük dedenin kahyası vardı.
Dedem hayatı boyunca bir kere ciddi ciddi hastalandı, o zaman da öldü zaten. Son gördüğümde yoğun bakım camının ardından bana öpücük yolladı. Bir tek torunlarına öpücük yollardı zaten, çocuklarını böyle şımartmaya gerek yoktu, mazallah tepene çıkarlardı. Dedemin öldüğünü öğrendiğim sabah ağlamadım. Yataktan çıkıp duş aldım, sonra da trene atlayıp eve gittim. O zamanlar tren vardı tabii, hüznünüzü şehirler arası otobüs firmalarının koltuk arkası multi medya sistemlerine bakarak yaşamak zorunda değildiniz. Eve varıp da dedemin kapının önüne konmuş ayakkabılarını görene kadar ağlamadım. Ayakkabıları görünce aklıma dedemin hep özel günler için sakladığı lacileri geldi. Duvarın dibine çöküp bir de laciler için ağladım. Bir de çocukluğum için sanırım.
Şimdi sıra anneannemde, biliyorum. Hayatında belki de hiçbir Almanca sözcük duymamasına rağmen beni Alman disipliniyle yetiştiren kadın ölüyor. Yok yok, yaşlılığı tutuyor. Ben de oturup bir fincan kahve eşliğinde çocukluğuma ağlıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder